17 Aralık 2022 Cumartesi

Babam ve Ben 9

Babam Ticaret Lisesine gitmemden memnundu. Derslerim iyiydi. Sürekli para kazanacak işler yapıyordum. Yaz tatillerinde dayımla beraber badana, boya işleri yapmaya başladım. Ben çok kazanmıyordum ama işim vardı. Tabii badana boya işleri çıktıkça gidiyordum. Ancak uzun sürmedi. Dayımın Almanya’sı çıktı ve Almanya’ya gitti. Ben yine model işlerine devam ediyordum.   

Ticaret Lisesinin son sınıfında din dersleri seçmeli olarak konuldu. Müdürümüz solcu biriydi. Sınıfa geldi yumuşak yumuşak öyle bir konuştu ki; adeta din dersini seçerseniz başınıza bela alırsınız dedi. Bizim dersler 13:20 de bitiyor. Din dersi alacaklar program sonu eve gitmeyecek din dersine girecekler. Zayıf alırlarsa sınıfta kalacaklar. Girmezlerse mesul olmayacaklar. Din dersine girmek için dilekçe vereceğiz. Ben verdim. Biçim sınıftan iki kişi daha verdi. İlk din dersine girdiğimizde bütün okuldan toplam dokuz kişiydik. Millet korkusundan din dersine katılmamıştı. Bütün okuldan, yani lise bir, iki, üçüncü sınıfların toplamından dokuz kişi! Hepimiz sınıfta beklerken bizden çok büyük olmayan biri içeri girdi. Selam verip öğretmen masasına geçti. Ben din dersi öğretmeninizin diye kendini tanıttı. Nail Çarıkçı! Yeni İlahiyat Fakültesinden mezun olmuş. Isparta’nın köklü ailelerinden biri! Milli Eğitim Müdürlüğüne öğretmenlik için dilekçesini vermeye gittiğinde ona liselere konan yeni din dersi önerilmiş. Tabi okul sezonun ikinci kısmındaydık. Asıl görevi elbet İmam Hatip Lisesi olacaktı. Şimdilik bizim din dersine girecekti. Sayımızın az olduğunu görünce sordu: Neden? Açıkladık! Müdürün tavrından söz ettik. Ben konuşurum dediyse de artık konuştu mu konuşmadı mı bilmiyorum. Konuşsa fark etmez ki! Millet korkusundan ek ders almak istemiyor. 

Nail hoca bize din dersi eğitimi verece ama ortada kitap, program yok. Kafasından program yaptı. Ancak din dersimizin ana programı aklına ne gelirse sordu. Aklına ne gelirse sor. Sınıfta aklımıza ne gelirse hocaya soruyorduk. İlk ders öyle zevkli geçmeye başladı ki, bir saatlik dersimiz bir türlü bitmedi. Hademe gelip bizi kovdu. Tabi nezaketle, “Hocam benim işim bitti okulu kapacağım!” demişti. Hocayla okulu boşalttık. Okulumuzun karşısında park vardı. Oraya gittik. Parkta derse devam ettik. Hocanın ısmarladığı çayları içtik. Akşam ikindi ezanından sonra dersi bıraktık. Nail Hoca biz durumu anlatınca şöyle demişti: “Çocuklar hani Milli Güvenlik Derslerine giren subaylar şöyle der: Türk olduğunuz için beş, gerisini siz alacaksınız. Ben de size şöyle diyorum: Müslüman olduğunuz için beş, gerisini siz alacaksınız.” Böylece din dersinden sınıfta kalmayacaktık. Durumu arkadaşlara anlattık. Herkes din dersine gelmek istedi. Dilekçeler süre geçti diye müdür tarafından kabul edilmedi. Komünist müdür ya! Yetkisini kullanıp kazığı atmıştı. 

Nail Hocadan çok şey öğrendik. Öğretmenlik nasıl olunur? Sorular nasıl sorulur? Her türlü konuda nasıl kafa çalıştırılır? Çoğu zaman okuldaki dersten sonra dersin devamı parkta olurdu. Hoca şöyle demişti: “Din dersine girmeyen arkadaşlarınızda dinlemek için gelebilir.” Altı yedi kişi daha din dersine girmek için dilekçe vermemiş olmasına rağmen bizimle dersle giriyordu. Çünkü derslerimiz ders değil sohbetti. Sohbetler harika gidiyordu. Bir gün hoca geldi şöyle dedi: “Çocuklar kural gereği imtihan etmem gerekiyormuş. Sizi yazılı imtihan edeceğim. Ha şimdiden söyleyeyim. Size sözlü notu olarak hepinize on verdim. Çünkü soru sorma konusunda çok başarılısınız.” Tahtaya beş soru yazdı. Sonra bize döndü: “Çocuklar benim dışarıda bir saat işim var. Bir saat sonra gelip kâğıtları alacağım. Cevaplarınızı iyi yazın.” “Hocam gidiyor musunuz?” “Evet! Benim sınav metodum hayata benzer. Siz nasıl sorulara sorunlara karşı hayatta herkese soruyor, araştırıyor, cevaplarınızı buluyorsanız şimdi de aynısını yapın! İşte sorularım tahtada! İstediğiniz şekilde birbirinizle tartışabilirsiniz. Yazdırdığım notlara bakabilirsiniz. Ancak herkes kendi kafasında oluşan şeyi yazsın!” Şaşırmıştık. Hoca gitti. Biz sınav kâğıtlarını yazdık. Bir saat sonra hoca geldi. Sonra parka gittik. Parkta hocamız kâğıtları notlarımızı verdi. Cevapları okurken eksiklerimizi anlattı. Güzel yazdığımız yerleri tebrik etti. Biz hiç böyle sınav görmemiştik. Akşam eve giderken hepimiz notlarımızı öğrendik. Sekizden aşağı not yoktu. Sözlü notumuz ondu! Olan bitene inanamıyorduk. Ertesi günü arkadaşlara başımıza gelenleri anlattık. Herkes şaşkın! 

Nail Hocanın hocalık metodunu ilk defa görmüştüm. Özellikle dindar öğretmenlerin sanki ahiretteki hesap gibi not hesaplaması yaparken, o dönem solcu öğretmenlerin nottan önce çocuklara sahip çıkma anlayışını Nail Hocada görmüştüm. Hayat notlarla alınan cevaplarla yürümüyordu. Hayat insan ilişkileriyle yürüyordu. Nail Hoca alınan verilen notların değil, insan ilişkilerinin önemli olduğunu bize göstermişti. İnsan ilişkisi, İslam tebliğ metodunun temeli değil miydi? Hoş görü, insana yatırım, insana şefkatle yaklaşım İslam'ın temel metodu değil miydi? Bugün kaç kişi ortaokul, lise veya üniversite sınavlarında verdiği cevaplarla ya da bu okullarda işlenen konularla hayatını sürdürüyor? Ancak bir şey var ki, hangi dönemde olursa olsun, insanlar sadece kendilerine insanca davrananları ya da insanlık dışı davrananları hatırlıyor, anlatıyor. Bugün ben de bu anıları yazarken, komünist müdürün yaptığı haksızlığı, yaptığı düşmanlığı hatırlıyorum. Nail Hocanın insanlığını, abiliğini, hayata bakışını, İslam'ı anlatışını hatırlıyorum. Bunlar mı değerli yoksa derslerde okutulanlar mı? Bunlar mı değerli yoksa sınavlarda verilen cevaplarla alınan notlar mı? Ne yazık bizler neyin önemli olduğuna değil, bize baskıyla, zorla kabul ettirilenlerle daha çok ilgilendik. Öğretmenlerin amacı eğitim olmadı. Öğretmenler verdikleri notlarla kendilerinin öğretmen olduğunu ize hatırlattılar. Bize hocalık, öğretmenlik yapmadılar. Eğer yapsalardı bugün her birini Nail Hoca gibi hatırlar, hayırla yad ederdik. Mesleğinin resmi gereğini yapıp, asıl görevini yapmayan öğretmenleri hiç hatırlamıyoruz. Ama öğretmen olarak asıl görevlerini yapanları, o nadir insanları hep hatırlıyoruz. Zaten eğitim, zaten hocalık bu değil mi? Bazı olaylar vardır ki, insanda derin yaralar açar, bazı olaylar vardır ki, açılan yaraları kapatır. İşte Nail hoca gibileri açılan yaraları kapatıyorlardı. Ali Ekber Dereli gibi insanlar açılan yaraları kapatıyorlardı. Ama elinde not verme sopasını kullanıp kan kusturanlar hep yara açtılar. 

Ticaret Lisesinden mezun olduğumuz yıl mahallemizin imamı Dereli hocanın oğlu Ali Ekber Dereli ile tanıştık. Ali Ekber Dereli bazı mahalleden arkadaşlarla parkta sohbet ediyormuş. Arkadaşlar beni görünce çağırdılar. Ali Ekber Dereli’yi tanıştırdılar. Ali Ekber Dereli Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen okulunu bitirmiş. Sanat okullarına öğretmen olacak. Ataması için Milli Eğitime diplomasını vermiş. O zamanlar atanmak için beklemek yok. Diplomayı alan öğretmenliğe başlıyor. Hatta yanlış hatırlamıyorsam öğretmenlik bile askerlikten sayılıyordu. Bazı öğretmenler doğu görevi yapıyor. Dört ay temel askerlik eğitimi alıyor, askerliğin geri kalanını öğretmen olarak yapıyordu.  

Ali Ekber Dereli din hocası değildi ama dinden söz ediyordu. İslam dininin siyasal yönünden, Erbakan’ın Odalar birliğindeki mücadelesinden söz ediyordu. Kurtuluş savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla ilgili ilginç şeyler anlatıyordu. Aslında bizim aile devletten yana değildi. Babamın babası dedem defalarca yargılanmıştı. Annemin babası dedem kâfir okulunu çocuklarımı göndermem dediği için hemen her yıl üç dört ay cezaevinde yatardı. Annem yemek pişirir benimle cezaevine gönderirdi. O dönemlerde cezaevlerinde yemek çıkmak, mahkûmlara ya dışarıdan eşi dostu getirir ya da kendileri pişirirlerdi. İlkokul sıralarında iken dedem ölünceye kadar cezaevine çok yemek taşıdım. Ancak Ali Ekber Dereli gibi olaylara vakıf değildik. Ali Ekber Dereli direk Kurtuluş savaşı diye bir savaşın düzmece olduğundan söz ediyordu. İngilizlerle Mustafa Kemal’in anlaştığını, Lozan’da Osmanlı yıkılıp yerine İngilizlerin istediği şekilde Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğundan söz ediyordu. Onun için batı yasalarının ülkede uygulandığı, onun için Latin harflerine geçildiği, onun için okullarda İngilizce zorunlu ders diyordu. Bunları ilk defa duyuyorduk. Nail hoca hiç böyle şeylerden söz etmiyordu. Nail Hoca dinin daha çok itikadı ve ameli yönünde dururken, Ali Ekber Dereli İslam’ın bir toplumsal düzen olduğundan söz ediyordu. Aynı yıl iki farklı din anlatımıyla karşılaştım. Kafam çalışıyordu. Aklım yerindeydi. Resme meraklıydım. Hatta o zamanlar ceketimde resim paleti rozet takılıydı. Ali Ekber Dereli şöyle bir soru sordu: Birinci Dünya Savaşında bütün Osmanlı topraklarını İngilizler, İtalyanlar, Fransızlar işgal etmişken, niçin Kurtuluş savaşında bu ülkelerle değil de sadece Yunanlılarla savaştık? Niçin Yunanlılar yenilince İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ülkeyi terk etti? Mustafa Kemal’in kurduğu ordudan mı korktular? Hâlbuki bu ülkeler Mustafa Kemal’in yönettiği birçok orduyu cephelerde yendiler? Suriye cephesinde Mustafa Kemal bozguna uğradı. Koskoca Osmanlıyı yenen işgal kuvvetleri Ankara’nın kurduğu derme çatma ordudan mı korkacaklardı?” Ali Ekber Dereli sorularını sordu köşeye çekildi. Yarın burada buluşalım cevaplarınızı merakla bekliyorum dedi. O gün birlikte mahalleye doğru gittik. Çünkü evleri bizim evin üst kısımdaydı. Yolda benim düşüncelerimden hedeflerimden söz ettik. Ben Ticaret Lisesi diplomasından başka Lise diploması da almak istiyordum. Sadece Ticaret Lisesi okuyanların gittiği okullara değil, Liselilerin gittiği okullara da gitmek istiyordum. Bu yıl lise fark dersleri verecektim. Alamazsam bir yıl bekleyecektim. Ali Ekber Dereli bana yardımı olacağını söyledi. Ankara’da AKÇAĞ diye bir kooperatif kurmuşlar. Yayınevlerinden kitap alıp öğrencilere %20 indirimli vermeyi amaçlamışlar. İstersem Ankara’da çalışabileceğimi, kendisinin yardımcı olabileceğini söyledi. Hem orada derslerimi çalışırdım. Kooperatifin ortakları üniversiteli öğrenciler olduğu için bana yardım ederlerdi. Ali Ekber Dereli’nin anlattıkları bana sıcak geldi. Fark derslerinden başarısız olursam Ankara’ya gitmek iyi olacaktı. Hem çalışıp para kazanacak, hem lise farkı vermeye hazırlanacak hem de üniversiteye hazırlanacaktım. Usulen o yıl üniversite imtihanlarına girdim. Ticaret Liseliler için iyi bir puandı ama Liseliler için iyi bir puan değildi. Artık lise farkı versem de vermesem de beklemem bir yıl beklemem gerekiyordu. Çünkü hedeflerimi büyütmüştüm. 

Evde Ali Ekber Dereli’nin sorduğu soruyu düşünmeye başladım. Ne olabilir? Neden Mustafa Kemal’in kurduğu ordu sadece Yunanlılarla savaşmış, Yunanlılar yenildiği için işgal kuvvetleri ülkeyi terk etmişti? Böyle bir şey olabilir miydi? Sen çık koskoca Osmanlıyla savaş. Her cephede Osmanlı ordularını yen. Sonunda İstanbul dâhil ülkenin önemli yerlerini işgal et. Sonra kıytırık Yunanlılar yenildi diye çek git. Olacak iş değildi? Akla mantığa aykırıydı. Dedim ya o zamanlar resme karikatüre meraklıydım. Önüme kâğıt kalem aldım. Bir karikatür çizdim. Deniz kenarında bir adam balık avlıyor. Oltanın ucunda solucandan bir yem! Yeme doğru gelen balık! Balık avlayan adama İşgal kuvvetleri, oltanın ucundaki solucana Yunanistan, yeme doğru gelen balığa Türkiye Cumhuriyeti dedim. Kâğıdı kıvırıp cebime koydum. Yarın Ali Ekber Dereli’ye gösterip, sorunun cevabı bu mu diyecektim. Nitekim gösterdim. Ali Ekber Dereli şaşırdı. Ancak bu kadar net anlatılırdı diye takdir etti. Evet! Mustafa Kemal’in yaptığı kurtuluş savaşı sadece Yunanlılarla olmuştu. Maraş’ta ve Antep’te bazı halk savaşları olmuştu ama ordu savaşı Yunanlılarla olmuştu. Yunanlılar savaşta yenildi diye işgal kuvvetleri ülkeyi terk etti amma ülkeyi terk etmeden çok şey oldu. İngiliz, Fransız, İtalyan Şirketleri Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Ankara meclisiyle anlaşmalar imzalamaya başladı. İngilizlerin SHELL şirketi 1923 yılının Mayıs ayında kuruldu. Diğerlerinin kuruluşları için düğmeye basıldı. Hepsine Ankara Meclisi kuruluş izni veriyordu. 1923 yılının Ekim ayında cumhuriyet ilan edilince kuruluşlar hızlandı. Mantar biter gibi, İngiliz, Fransız, İtalyan şirketleri kuruluyor. Devrimler başlıyor. Her devrim Batılıların istediği şeyler oluyordu. Bunlar bir tesadüf olabilir miydi? 

Artık yeni bir kimliğe geçiyordum. Ana baba tarafı Said Nursi sevdalısı olan bir aileden İslam’ı toplumsal bir düzen anlayan, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuyla ilgili resmi tarihine inanmayan farklı bir çizgiye gelmiştim. Artık okumalarım, araştırmaların bu yönde olacaktı. Karar vermiştim. İslam’ı daha iyi öğrenecek, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuyla ilgili tarihi çok iyi araştıracaktım. Çünkü aklıma yatmayan çok şey vardı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder