13 Aralık 2022 Salı

Babam ve Ben 13

Nedense babam ısrarla “Bu çocuk beni tedirgin ediyor.” diyordu. Söz ettiği çocuk Abdurrahman Dilipak’tı. Babam benim onunla sürekli arkadaşlığımdan rahatsız olmuştu. Birkaç defa babamın işyerine gitmiştik. Bir açıklama getiremiyordu ama tedirginliği sürekli söylüyor. Uzaklaş bu çocuktan diyordu. Ben de üzerine gidiyor, “Ne var? Bildiğin bir şey varsa söyle! Ben hiçbir yamukluğunu görmüyorum!” diyordum.  

Yaklaşık dört ay falan geçmişti. Her fırsatta dört ay birlikteydik. İşten çıkışlarımda hemen buluşuyoruz. Birlikte geziyoruz. Akşamları birlikte dolaşıyoruz. Birlikte parklarda sohbet ediyoruz. Birlikte akşamları ev toplantılarına gidiyorduk. Bir gün arkadaşın biri bana Abdurrahman için “O’nun MİT olduğunu söyleyenler var.” dedi. Şaşırmıştım. Söyleyen iyi tanıdığım bir kişiydi. Benim uzak durmamı tembih ediyordu. Abdurrahman ise cesur bir şekilde her şeyi her yerde konuşuyordu. Üslubunda küfür, hakaret yoktu ama fikirleri açık açık söyleyebiliyordu. Belki bu durum şüphe çekmiştir diye düşündüm. Sonra her yere çok rahat girip çıkıyordu Üstelik Ispartalı olarak yıllarca memleketimde yaşadım ama Abdurrahman kadar insan tanımıyordum. Bütün bunları toplayarak bir şeyler söylüyorlardı. İnanmak istemedim. Bir gün Atatürk parkından çıktık Aksu Caddesi üzerinden bizi eve doğru gidiyoruz. Yolda bir duvarın üzerine oturduk. Konuşmaya başladım. “Senin hakkında MİT iddiaları var. Pek inanmak istemiyorum. Onun için direkt soruyorum. MİT ile ilgin var mı? Sen Müslümanların içine sokulan MİT görevlisi misin?” “Yok, öyle bir şey!” “Bak bana doğruyu söyle! Sonra ben tespit edersem hiç iyi olmaz. Şu karşıdaki dağları görüyor musun?” “Evet!” “İşte orada dağların arasında Çobanisa diye bir köy var. Ben oralıyım. Anam ise şu Davraz dağının eteklerindeki Sav köyü! Babamın köyü Çobanisa’da neredeyse herkes çobandır. Bak benim soy ismimde Çoban! Köyün gençleri genelde dağlarda çobanlık yapar. Hepsinin belinde son model (Tabi o güne göre) tabancalar vardır. Bayramlarda, düğünlerde atış yarışmaları yapılır. Hiç biri cezaevinden korkmaz. Benim sülalemde korkmaz. Her iki dedem düzene karşıdır. Cezaevleri umurunda değildir. Gerçi annemin babası dedem öldü. Ben çocuk ayaklarımla ona çok yemek taşıdım. Sana açıkça söyleyeyim. Bana doğruyu söyleyeceksin. Eğer söylemezsen ve senin MİT görevlisi olduğunu tespit edersem ve senin yüzünden Isparta’daki Müslüman kardeşlerimin başı derde girerse bil ki; seni bir gün Çobanisa’nın dağlarına kaldırırız. Oralarda gebertir gömeriz. Seni kimse bulamaz. Bize sorarlarsa da ne bilelim birden bire kayboldu der çıkarız. Yok, yakalanırsak gider cezaevinde yatarız.  Sana tavsiyem bizimle dans ederken dikkatli ol.” Ses tonum, bakışlarım, dik sert söylemlerimden etkilenmişti. “Tamam, sana MİT ile ilişkilerimi anlatacağım. İmam Hatip okulunda okurken bir gün Müdür beni çağırdı. Yanında birisi vardı. Ben okulda diğer çocuklardan farklıydım. Çok girişkendim. Şimdiki gibi sürekli okuyordum. Bana dediler ki; bizim bölgede (Adana, Hatay, Antep kastediyor) Hristiyanların yaptığı Misyonerlik faaliyeti var. Benim hem girişken oluşum hem farklı fizikli oluşum dikkatlerini çekmiş. Misyonerliğe karşı çalışmamı istediler. Turistlerin, Hristiyan ailelerin arasına girecektim. Topladığım bilgileri üstlerime verecektim. Bu nedenle yaklaşık iki yıl kadar falan Hipi gibi gezdim. (Hipi, Avrupa’dan yaya gelmiş turistlerdi. Bunlar otostoplarla veya yürüyerek dünyayı dolaşırlar. Savaşma seviş sloganlarıyla umarsız bir hayat yaşarlardı. Dünya umurlarında değildi. Leş gibi kokarlardı. Biz onlara bitli turistler derdik.) Sonra bir gün beni Müslümanlar arasına sokup, Müslümanlar hakkında da bilgi almamı söylediler. O zaman tedirgin oldum. Kabul etmedim. Ancak peşime adam taktılar. Onun için okulu bahane ederek buraya geldim.” dedi. Bunları duyunca “Vallahi ben sana söyleyeceğimi söyledim. Benim veya Isparta’daki Müslüman kardeşlerimin başına senin yüzünden bir şey gelirse, elimden çekeceğin var. Hayatın tehlikede demektir. Nereye gidersen git seni buluruz.” Bu konuşmanın ardından Abdurrahman Dilipak sanıyorum üç dört ay sonra Isparta’dan İstanbul’a gitti. Bizim başımıza da onun yüzünden bir şey gelmedi. 

1974 yılında Şevket Demirel’in şirketinden ayrılıp Isparta’da muhasebe işlerini yapıverdiğim Ali Songür ile bir kitabevi açtık. Kitapçılık yaptığım sıralarda İstanbul’a ticaret için gittiğimde zaman zaman Abdurrahman ile kısa görüşmelerimiz olmuştu. 1979 yılında askere gittim. 1980 yılının Kasım ayında terhis oldum. Yedek Subay olarak yaptığım askerlik sırasında 12 Eylül 1980 ihtilali oldu. Biz askerlik uzar derken uzamadı. 16 ay askerliğimiz tamamlanınca teğmen olarak terhis olduk. Askerlikten sonra Isparta’ya döndüm. Muhasebecilik mesleğine devam ediyorum. Askere giderken kitabevini sattığımız Ömer Küçükağa ve kardeşi Ahmet Küçükağa’nın defterlerini tutuyorum. Zaten kitap okumaya meraklı olduğum için kitapçılardan ayrıldığım yok. Bu ara aynı zamanda Mustafa Antalyalı’nın yönettiği ANKO şirketine muhasebeci oldum. Daha sonradan Mustafa, kardeşi Ahmet önemli dava kardeşlerim olmuştu. 1981 yılında bir gün Ömer Küçükağa’nın yönettiği Sur kitabevine uğradım. Amacım hem muhasebe işleri yapmak, hem sohbet etmek. Ömer bana iktibas dergisini gösterdi. “Bu dergi yeni geldi. Derginin sahibini tanımıyorum. Sen tanıyor musun?” Derginin üçüncü sayısıydı. İlk sayıyı Ömer hiç açmamış. İkinci sayıyı da açmamış. Üçüncü sayıda merak edip açmış. Ben dergiye bakarken içeriye Selamünaleyküm diyerek Abdurrahman Dilipak girdi. Hoş geldin beş gittin deyip sarılıp kucaklaştıktan sonra “Bu dergiyi biliyor musun? Dergiyi çıkaran Ercüment Özkan’ı tanıyor musun?” “Evet! Tanıyorum. Sağlam Müslümandır. Geçmişte Hizbut Tahrir örgütünün yöneticiliğini yapmaktan ceza yemişti. Uzun süre cezaevinde kaldı. Sağlam Müslümandır ama partilere karşıdır. Erbakan’ı hiç sevmez.” Derginin birinci sayısını da açtık. Üç sayıyı alıp Abdurrahman ile birlikte çıktık. Bana “Seninle görüşmeye geldim.” dedi. Zaten akşam vakti geliyordu. Akşam için eve götürdüm. Yemek yedik. Yemekten sonra sohbet ederken “Sana bir şey söyleyeceğim.” “Söyle, seni dinliyorum.” “Türkiye’de örgütleniyoruz. Erbakan’a Halife olarak biat ettik. Ben Türkiye’yi dolaşıyorum. Isparta’ya bunun için eldim. İslam’a gönül vermiş olanları Erbakan’ın Halifeliği altında toplayacağız. Sonra harekete geçeceğiz. Erbakan’a biat eder misin?” Güldüm. “Valla doğrusunu istersen imam, halife, hilafet, biat, dar, ülke konularında henüz net fikirlere sahip değilim. Kafamda bir sürü soru var. Onun için biat fikri bana sıcak gelmiyor. Ben böyle bir oluşum içinde olmak istemem!” Hayal kırıklığına uğramıştı ama yapacak bir şey yok. Zaten iç dünyamda bana böyle bir teklifle gelmesinden tedirgin olmuştum. Zaten MİT görevlisi olarak hakkında şüpheler vardı. Akşam yatıya kalmayacaktı. Birlikte şehre indik. Biraz dolaştıktan sonra birkaç kişiye uğrayacağını söyleyerek benden ayrıldı. Eve dönerken düşünmeye başladım. Adamın hakkında MİT şüphesi var. 12 Eylül ihtilali olmuş. Acaba bizzat MİT bu yönde bir araştırma mı yaptırıyor diye düşünmekten kendimi alamadım. Olur ya niye olmasın? Nasılsa 28 Şubat öncesi Erbakan “Biz mutlaka iktidara geleceğiz ama nasıl. Kanla mı olacak kansız mı olacak! Bu henüz belli değil” demişti. 12 Eylül öncesi Sakarya’da gençler, Konya’da Kudüs mitinginde halk şeriat isteklerini haykırarak yürümüşlerdi. 12 Eylül ihtilali yapanlar MİT aracılığıyla Erbakancılar ne yapıyor diye araştırma yaptırıyor olabilirdi. Ancak Abdurrahman’ın bilmediği bir şey vardı. Ben Abdurrahman İstanbul’da iken 1976 yılında Kur’an meali okumuş, partilerden vazgeçmiştim. Erbakan’ın partisi MSP’liler ise beni çoktan sapık ilan etmişti. 

1976 yılı benim için savunduğum yaşamaya çalıştığım İslam davasında önemli kırılmalar yaşadığım yıldı. Her şeyden önce Kur’an meali okumuştum. Beni altüst etmiş, inancım, Müslümanlık hakkında inandıklarım yerle bir olmuştu. Kitapçılık yapıyordum. Ortağım Ali Songür koyu bir MSP’li Erbakan taraftarıydı. Ben o kadar koyu değildim. Sadece sempati duyuyordum. Kitabevimiz sanki Erbakan taraftarlarının uğrak merkezi gibiydi. Kitabevinde gazetede satıyorduk. Ben de yavaş yavaş Yeni Devir gazetesine amatör olarak makaleler göndermeye başlamıştım. Milli Gazete duyuru yaptı. Selamet Köy kurulacak! Selamet Köy diye bir kooperatif kurulacak.  Kooperatife MSP’li olanlar ortak olacak. Kurulacak köyde hep İslam’dan yana olanlar yaşayacak. Köyün iç yönetimi İslami kurallara göre olacak. Propaganda iyiydi. Okuyan ortak olmak için para gönderiyordu. Paraları gönderenler de genelde formları ana doldurtuyordu. Gazete ön peşinat için o dönemde 10 bin lira alıyordu. O dönemin 10 lirasını bugüne kıyasla şöyle anlatayım. 15 gram bilezikler 900 liraydı. 10 bin lira 15 gramlık 11 bilezik tutarıydı. Yani 165 gram altındı. Bugün 22 ayar altın bileziğin gram satış fiyatı 1045 lira! 165x1045 = 172.425 lira! Yani bugünkü değerle o gün Milli Gazete Selamet köy kooperatifine üyelik aidatı ilk tahsilatını 172 bin lira alıyordu. Parası olan herkes gönderiyordu. Hele öyle tanıdıklarım vardı ki; düğünde karısına bozduğu altınları paraya çevirip gönderiyordu. Ben göndermedim. Çünkü kooperatiflere inanmıyordum. Bana sorduklarında ben inanmıyorum deyince bana kızıyorlardı. Erbakan ve adamları kazık atmaz diyorlardı. Böyle şeyler yapmazsak nasıl Müslüman bir toplum oluşturacağız diye beni ikna etmeye çalışıyorlardı. Bense henüz bekârdım! Evlenince nerede yaşayacağım belli değildi. Kısmet! 

Kitapçılık işi dolayısıyla sık sık İstanbul’a gidiyorum. Şevket Demirel’in şirketinde birlikte çalıştığımız Mehmet Özgür İstanbul’a gitmiş Milli Gazetede çalışıyordu. Abdurrahman farklı bir yerde kendi işini yapıyordu. Gittiğim zaman Mehmet ile hep görüşüyorduk. Abdurrahman ile fırsat bulursak görüşüyorduk. 1976 yılında sonradan kayınpederim olan dayım Almanya’dan bir mektup gönderdi. Beni çok severdi. “Mehmet, ben bu sene kesin dönüş yapabilirim. Dönüş yapmadan seni Almanya’ya davet edeyim. Gelebilirsen gel gezdireyim.” Öğrenciyim. Biraz araştırma yatım öğrencilere uçaklar indirimliydi. Pasaportumu aldım, dövizimi aldım. O zamanlar turist gidecekler pasaportla, pasaporta yazdırarak döviz alabiliyorlardı. Şimdiki gibi dövizler ortalıkta serbest değildi. Dövizi serbest kılan Özal’dır. Önce Eskişehir’e uğradım. Öğrenci belgemi aldım. İstanbul’a geçtim. Amacım Uçaktan bilet alıp, uçak tarihini ve saatini telgrafla dayıma bildirecektim. Bir hafta falan İstanbul’da kalacaktım. Sabahın erken saatlerinde İstanbul’a ulaştım. O zamanlar Milli Gazete Cağaloğlu’nda Yere Batan Sarayı’nın hemen üstündeydi. Sabah sekiz civarında Milli Gazeteye uğradım. Çaycıdan başka kimse yok. Sordum; “Millet nerede?” “Gelirler.” Kitap kırtasiye aldığım arkadaşları dolaşmak için ayrıldım. Hem selam verecektim, hem ne olur ne olmaz helallik dileyecektim. Yola çıkacağım! Uzun bir yol! O zamanlar için Almanya’ya gitmek kolay bir şey değildi. Büyük ihtimal gelirken kara yolu ile gelecektik. Arkadaşları dolaşıyorum gazeteye uğruyorum kimse yok. Tekrar tekrar gidip geliyorum. Öğleye kadar sanıyorum beş altı kere dönüp dolaşıp gazeteye uğradım kimse yok. Çaycıya her defasında soruyorum: “Nerede bunlar?” “Gelirler.” Öğleye doğru tekrar gazeteye uğramak için gazeteye doğru giderken, Yere Batan Sarayı’nın orada Mehmet’i üç arkadaşıyla konuşarak gülüşerek geldiklerini gördüm. Yanlarına yaklaşınca “Ulan sabahtan beri sürekli gazeteye geliyorum. Neredesiniz siz?” “Hoş geldin! Dur yahu! Biz yemeğe gidiyoruz. Hadi gel hem yemek yeriz hem konuşuruz.” Yemekte sorularıma cevap geldi: Bu beyler, yani gazetedekiler Selamet köy için arazi arıyorlarmış. Sadece Milli Gazetedekiler değil, bütün İstanbul’daki bütün parti teşkilatının önde gelenleri arazi bakıyorlarmış. Amaçları araziyi bulup kapatmak, üzerine metre karesinin üzerine bir iki misli kâr koyup, Selamet Köy Kooperatifine satmak! Millet Selamet Köy projesi üzerinden kazanacakları paranın hayalinde ne gazetedeki görevlerini yapıyorlar ne de partideki görevlerini! Anladım ki Selamet Köy Projesi Anadolu halkının sırtından kazanç sağlamak için kurulan bir tuzak. O kadar çok sinirlendim ki; “Ulan deyyuslar. Anadolu’daki Müslüman kardeşleriniz ne umutlar taşıyor biliyor musunuz? İnsanların karılarının elindeki bilezikleri bozup gönderiyorlar. Isparta’dan çoğunun formlarını ben doldurdum. Peşinat olarak aldığınız para 15 gramlık 11 bilezik parası! Yazık değil mi? Sizin hiç Allah’tan korkunuz yok mu? Ne utanmaz, ne arlanmaz insanlarsınız? Gariban halkın sırtından para kazanmak için çevirdiğiniz dolaplara bakın! Allah bin belânızı versin inşallah! Sizin gibi Müslüman olmaz olsun!” deyip çıktım. Arkamdan Mehmet koşturarak geldi. “Arkadaşlara karşı ayıp ettin!” “Ulan başlarım ayıbına! Hâlâ yaptığınız edepsizliğin farkında değilsiniz. Bir de Müslümanlık taslayarak, arkadaşlara ayıp ettin diyorsun!” Benim bir hafta Mehmet’in yanında geçirmem mümkün değildi. Ayrıldım! Beyazıt tarafında hava yolu biletleri satan ofisler görmüştüm Oraya gittim. Uçak saatlerini sordum. Bugünkü gibi öyle her gün uçuşlar yoktu. Beş gün sonraya Lufthansa hava yollarından bilet buldum. Hemen PTT’ye gidip telgraf çekerek otel aramaya başladım. 

Kırılma noktaları önemlidir. 1976 yılında Kur’an Meali okumam İslami düşüncelerimi tamamen değiştirmişti. Selamet Köy olayıyla şahit olduklarım partiden, partililerden nefret etmemi sağladı. Zaten zayıf olan sadece sempatizanlık olan Erbakan taraftarlığım yerle bir olmuştu. Artık yolumu çizmiştim. Yolum İslam, partiler yok. Partilere oy yok. Politika ile öne çıkanların hepsi çıkar peşinde! Buna en yakın olarak şahit oldum. Ki, içlerine tam girmeden yaşadığım olay buydu. Ya bir de içlerine girseydim. Ya teklifleri kabul edip, partide görev alsaydım. Ya üniversite okuyanların az olduğu bir dönemde partinin vereceği devlet görevlerinde bulunsaydım. Demek ki her türlü çıkarın, her türlü haramın merkezi haline gelecektim. Üzerimden her türlü haram işlenecekti. Beni her türlü sahtekârlığa, her türlü harama, her türlü ikiyüzlülüğe alet edeceklerdi. Rabbime şükürler olsun ki bazı olaylara kısa zamanda şahit oldum. Artık yolum tamamen İslam’ın çizdiği yol olacaktı. Bu konuda tavizsiz yürümeye binlerce kez söz verdim. Siyasetin her türlü yamukluğundan, çıkarcılığından, ikiyüzlülüğünden, sahtekârlığından uzak bir yaşam kuracaktım. 

Bu olaylardan sonra partiden partilerden uzak durmaya başladım. Onun için Abdurrahman ile ilişkilerim de soğudu gitti. Zaten 1981 yılında Erbakan’a biat et teklifiyle geldiğinde iyice kıllanmıştım. Ardından kafamdaki sorularla Ercüment Özkan’a bir mektup yazdım. İki gün içinde bana öyle cevaplarla döndü ki; bütün sorularım cevabını bulmuştu. Artık yeni bir ufkun, yeni bir çizginin üzerinde yürümeye karar verdim. Şirkten uzak dur, hayatına tevhidi esas al. Parti çirkefliklerine bulaşma! Sadece Allah rızası için çalış. Her türlü başarı, zafer Allah’tandır. Allah dilediğini zafere, dilediğini başarıya ulaştırır. Asıl önemli olan inancın ve amelin samimiyetle ortaya konulmasıdır. İnanç ve eylem bizden, başarı ve zafer Allah’tan!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder