Babamın eşime tavsiyesi; “Kızım bu adamı boşa!” Şaşırdınız mı? Maalesef gerçekti.
1985 yılında İktibas dergisinin 105. Sayısında yayınlanan Yolumuzdaki Esaslar başlıklı makalemden dolayı tutuklandım. Yargılamalar sonucunda 6 yıl 3 ay ceza aldım. Bu olaylar ve cezaevindeki anılarımı anlatan İki Buçuk Sayfa isimli bir anı roman (biyografi) yazdım. Ancak bu olayla ilgili üç şey benim hafızamda hâlâ gülümseterek yerini koruyor. Ancak üç olayın bendeki etkileşimleri silinmiyor. Kitabın ismini İki Buçuk Sayfa koymamın nedeni, ceza almama neden olan makale gazetede iki buçuk sayfa yer kaplamıştı. Ben ne yazık ki iki buçuk sayfa makaleden dolayı iki buçuk yıl, bilfiil cezaevinde yatmıştım. Cezaevi serüvenim ise Ankara, Bursa ve İmralı adası olarak tamamlandı.
Bu olayın birincisi babamın eşime söylediği sözdür. Ben cezayı alınca babam eşime “Kızım boşa bu adamı, bu adamdan sana hayır gelmez. Bu adam onunla bununla konuşurken orada burada yazı yazarken seni iki çocukla bırakıp gitti!” demiş. Tabi eşim babamın sözüyle beni boşayacak değildi. Çünkü ikimizde aynı davaya inanıyor, Allah için yapmayacağımız şey yoktu. Hayat bize ne getirir bilinmezdi. Evli bir kadın elinde iki çocukla kocasını kaybedebilirdi. Nitekim teyzem elinde üç çocukla ki, en küçücüğü yeni doğmuş bebekti, tek başına kalıverdi. Çünkü Almanya’da çalışan eniştem izinden geri dönerken Isparta çıkışında kaza yapıyor ve ölüyordu. Birden bire üç çocukla kalmak ne demek? Ben ki ölmemiştim. Hesaba göre cezanın yarısını yatıp çıkacaktım. Annelerimiz babalarımız sağdı. Kardeşlerimiz sağdı. Hayata neresinden bakarsanız bakın, hayatın bir garantisi yok. Her an başınıza ummadığınız her şey gelebilir. Yaşamda yalnız kalanlar ise kendi hayatlarını kurarak devam ederler. Belki ilk sıralar başa gelen olayların şaşkınlığı insanı sarsar ama gün geçtikçe olayın etkisi kaybolur ve insan kendisine yeni bir hayat kurar. Ben bile bilfiil iki buçuk yıl yattıktan sonra cezaevinden çıktıktan sonra dışarıya alışmakta güçlük çekmiştim. Her yıl beş altı kez okuduğumuz Kur’an bize hayatımızın her anında imtihan edildiğimizden haber veriliyordu. Başımıza gelen her olay bizim imtihanımız. Doğumlar, ölümler, cezalar, başarılar, başarısızlıklar. İmtihanın nedeni bunları Allah’ın başımıza sarmasından değildi. Yani Allah bizi imtihan etmek için olayları başımıza sarmıyor. Benim böyle bir kaderciliğim yok. Allah başımıza gelen olaylardaki tutum ve davranışlarımızla bizi imtihan ediyor. Her olayda nasıl tepki veriyor. İnancımız her olayda sabit duruyor mu? Olaylar karısında fikrimiz değişiyor mu? Zenginlikte mal mülk para inancımızı alıp götürüyor mu? Fakirlikte kıskanç bilinçsiz insanlar gibi, onlarda var niye bende yok deyip, Allah herkese veriyor, hem de Allah düşmanlarına bile veriyor ama bana vermiyor diyor muyuz? Velhasıl aklımızla, fikrimizle, inancımızla, yaşamımızla, karşımıza çıkan olaylarla, başımıza gelen olaylarla hep imtihan ediliyoruz. İmtihanı başarabiliyorsak ne mutlu! Ancak en küçük badire de yol değiştiriyorsak, Allah’a inancımız sarsılıyorsa imtihan kayboluyor demektir.
Ben hayat içinde en çok varlığa, mevkie, makama, paraya, pula kavuşanların imtihanı kaybettiklerini gördüm. Yoksul, fakir, ihtiyaç sahibi olanlar genelde hep Allah’a sarıldıkları için, başlarına gelen en kötü şeylerde de yine Allah’a sarılıyorlar. Düşünsenize devlette en yüksek makama, mevkie, maaşa ulaşmış birisi; Allah yolundaki mücadeleden ceza yiyor. İki üç yıl cezaevinde kalacak. Mümkün mü? Zaten oraya gelenler ceza almamak için dokuz takla atıyorlar. Ya da küçük bir esnafken büyüyor. Büyük şirket sahibi oluyor. Yanında binlerce insan çalıştırıyor. Artık mal, mülk, iş hak getire! Böyle bir insan Allah yolunda yürürken ceza yiyor mümkün mü? Zaten büyüdükçe Allah yolundan sapıyorlar. Hani bu sözlerimden Müslümanlık fakirlere yakışıyor ya da fakirler daha çok iyi Müslüman oluyorlar fikri çıkmasın! Benim söylediklerim acizlik hissedenler Allah’a daha çok yakın oluyorlar. Acizlikler ortadan kalktıkça insanların Allah ile olan irtibatları azalıyor. İnsanlar kendilerine güven sağladıkça Allah’ı terk ediyorlar, Müslümanlıklarını bir kenara koyuyorlar, helal haram kavramlarını kaybetmeye başlıyorlar.
Babam zaten benim Allah yolundaki mücadelemi istemiyordu. Sanki dediklerimi yine yapmadı. Tembihlerime uymadı. O kadar uyardım dinlemedi. Karısı boşasın da görsün dercesine, utanmadan sıkılmadan eşime gelmiş, “Oğlumu boşa, bu adamdan sana hayır gelmez.” demiş. Tabi eşim kabul etmemiş. Cezaevinden çıktıktan sonra halk pazarının olduğu günlerde her hafta gelip pazar harçlığı verdiğini eşim anlattı. İnsan düşünür değil mi? Eşim babamın sözünü dinleyip beni boşamış olsaydı ne olacaktı? Sanki başı göğe mi erecekti? Yoksa beni cezalandırmış mı olacaktı? Bazen akıl yetmezliği insanlara saçma sapan işler yaptırıyor, saçma sapan işler yaptırıyor.
Unutamadığım iki olay İktibas çevresine aitti. 105. sayıda yazım yayınlandıktan bir hafta sonra Ercüment Özkan beni Ankara’ya çağırdı. Şaşırmıştım! Telefonda herhangi bir şey de demedi. Ankara’ya gittim. O dönemlerde Isparta’dan gece on iki veya yeni başlayan gün olan gece bir de otobüsler kalkıyordu. Gece birden bilet aldım. Ankara’ya gittim. Otogardan İktibas dergisinin olduğu yere kadar sabah serinliğinde yürüdüm. Yaklaşık kırk beş dakika falandı. İktibas dergisinin zilini çaldığımda bir arkadaş açtı. Toplantı odasında Ercüment Özkan ve yaklaşık yedi sekiz kişi masada toplantı yapıyorlardı. Arkadaşların çoğunu yüz yüze tanımıyordum. Adımı duyunca hepsi kalktı beni 105. sayıdaki “Yolumuzdaki Esaslar” makalesinden dolayı tebrik ettiler. Sonra toplantıya geçildi. Toplantının amacı 106. sayının hazırlanmasıyla ilgiliymiş. Meğer her sayı için bu tür toplantılar yapılıyormuş. Konya’dan, Kayseri’den ve bazı yerlerden arkadaşlar katılıyormuş. Ben yaklaşık iki yıla yakın İktibasta yazıyorum beni ilk defa çağırıyorlar. Hayret etmiştim. Niçin ancak iki yıla yakın geçince çağırıyorlar? Neyse, keyifleri bilir. Çok da önem vermiyordum. Arkadaşlar fikirlerini söylerken, benim bu tür konularda fikrim yoktu. Toplantıda bazı arkadaşlar İktibas Dergisine edebiyat sayfaları eklenmesini istiyordu. Ancak Ercüment Özkan kabul etmiyordu.
Toplantıdan sonra öğrendim. 105. sayının hazırlık toplantısında Ercüment Özkan Ankara dışında imiş. Ben “Yolumuzdaki Esaslar” adlı makaleyi gönderirken, “Yazıyı okuyun, yasal açıdan sorun görürseniz basmayın!” diye not göndermiştim. Ercüment Özkan’ın yokluğunda 105. sayının hazırlık toplantısına Süleyman Arslantaş yöneticilik yapmış. Makalenin üzerinde benim notumu görünce, “Mehmet Çoban hiç böyle bir şey demezdi. Niçin böyle yazmış?” diye söylenerek makaleyi tekrar tekrar okumuşlar. Yasal açıdan hiçbir sorun görmemişler. Benim notuma da hayret etmişler. Neyse!
Ben Ankara’dan Isparta’ya döndüm. Bir hafta sonra tutuklanarak Ankara’ya getirildim. Ercüment Özkan’ı da tutuklamışlar. Ankara emniyetinin beşinci katında soruşturma sorgulama bölümü var. Orada tek kişilik altı hücre vardı. Bir de biraz geniş bir salon. Arada demir parmaklık vardı. İdari bir polisin oturduğu bir masa vardı. Bir polis hep başımızda nöbetçiydi. Aynı suçtan gelenler aynı yerde tutulmuyordu. Ben gelince hücredeki Ercüment Özkan’ı salona aldılar. Beni hücreye koydular. Sorgulamalar bitince beni de salona aldılar. Salona alındığım gün mahkemeye çıkacaktık. Salona geçince Ercüment Özkan’ın yanına gittiğimde, “Bu kadar açık yazılmaz ki!” dedi. Şaşırmıştım. “Ankara’ya geldiğimde böyle demediniz. Tam tersine hepiniz beni yazımdan dolayı tebrik ettiniz. Kaldı ki; ben her zaman size şunu dedim. Yayınlayıp yayınlamak, yazı üzerinde değişim yapmak hakkınızdır. Ben karışmam! Kaldı ki bu yazıda uyardım.” Böyle deyince bir şey demedi. Ancak benim aklım karışmıştı. Çünkü daha yeni, makaleden dolayı beni tebrik edenler, kucaklayıp sarılanlar, makale sorgulanmaya geçince, bu kadar açık yazılmaz ki diye siteme geçmişti. Ne diyeceğimi bilemedim. Demek ki iyi günde iyiyiz, kötü günde iyi değiliz diye içimden geçirmeye başladım. Hâlbuki henüz mahkeme olmamıştı. Mahkemede neler olacağı belli değildi? Kaldı ki; mahkeme makaleyi suç unsuru görüp cezalandırsa bile dergi sahibi ve yazı işleri müdürü para cezasına çarptırılıyordu. Cezaevine giden yazar olacaktı, yani ben olacaktım.
Ben tutuklanarak Ankara Ulucanlar cezaevine gönderildim. Tutuklandığımda Isparta’ya haber vermelerini, yorgan, battaniye, çarşaf, kış olduğu için kazak, iç çamaşırı göndermeleri istedim. Ne olur ne olmaz. Bir hafta sonra eşim eşyalarla geliyor. Otogardan alıyorlar. Eşim hem beni ziyaret edecek, hem eşyaları teslim edecek. Eşimi cezaevine getirme işi Süleyman Arslantaş’a düşüyor. Süleyman Arslantaş cezaevi yolunda “Mehmet Abi’nin yaptığı hiç iyi olmadı. Böyle bir olayın sırası değildi.” diyor. Eşim şaşkın, ne diyeceğini bilemiyor. Çaresiz susuyor. Cezaevindeki görüşmede bana soruyor. “Senin ne biçim arkadaşların var? Seni suçluyorlar diye Süleyman Arslantaş’ın söylediklerini bana aktarıyor. Ne diyebilirdim ki!
Cezaevine giden benim. Ceza alırsak altı yıl üç ay cezalandırılacak benim. Yazıyı beğenip basan, ben uyarınca garip karşılayan, hayret eden, yazının basılmasına karar veren ekibin başında Süleyman Arslantaş ama suçlanan benim! Gerçekten büyük hayal kırıklığıydı! Hâlbuki bir sürü yokluktan, fakirlikten sonra dava kardeşim bana harika bir iş bulmuştu. Isparta’nın zenginlerinden bir halıcının yanında müdür olarak çalışmaya başladım. Maaşım iyiydi. Biriken borçlarımı ödemiş evimin ihtiyaçlarını görmeye başladım. Fakir, yoksul bir hayat yaşarken birden bire konforum artmıştı. Ben bütün bunları kaybediyorum. İçimde en küçük pişmanlık yok ama biri “Bu kadar açık yazılır mı?” diyor, diğeri makaleyi beğenip basarken, beni tebrik ederlerken, “Sırası mıydı?” şimdi diyor.
Akıl şaşkın, mantık durmuş, kalpte güven sarsılması yaşıyorum. Yani biz bu muyduk? İyi günde iyi kötü günde kötü müydük? Daha üç hafta önce makalemden dolayı tebrikler alıyorum, kucaklanıp sahip çıkılıyorum. Övgüler yağdırılıyor. Üç hafta sonra durum değişiyor. Neden? Makale savcılık soruşturmasına girdi. Belki yargılanıp cezalandırılacak! Yasaklama gelecek!
Bereket Isparta’daki arkadaşlara yazdığım mektuba verdikleri cevap harikaydı. Sen buraları hiç merak etme! Biz ne gerekiyorsa yaparız. Dışarıda okuyamadıklarını oku çıkınca istifade edelim. Orada nasılsa elin boş!
Bir dava ne demekti? Dava arkadaşlıkları ne demekti? Bütün bu değerler yeniden aklımda, mantığımda, kalbimde, yaşamımda yeni değerler kazandı. Biz Müslümanların başına her şey gelebilir. İnsan hayatı! Her zaman iyi şeyler olacak değil ya! Bazen hayatımızı altüst eden şeyler de gelişebilir.
Peki, imtihan neydi?
İmtihan her şartta, her olayda nesin? Müslüman kalabiliyor musun? Soğukkanlı karşılayabiliyor musun? İnancında her hangi bir olumsuzluk yaşıyor musun? Yapmasaydım, etmeseydim, yapmasaydılar, etmeseydiler diyor musun? Yazmasaydım, yazmasaydı diyor musun? Üç hafta önce beğenip alkışladığın bir olay, ceza ihtimali olunca tu kaka mı oluyor? İşte sana imtihan! Kimileri kaybediyor, kimileri kazanıyor. Ancak en önemli şey gerçekleşiyor. Güven yıkımı!
Neyinden korkacağım? Ceza evinde iken çıktıktan sonra İktibas dergisine hiç bir makale göndermedim. Çünkü makale çıkınca övenler, alkışlayanlar, makale soruşturmaya başlanınca, sorgulamaya, suçlamaya geçtiler. Bu durumda neye güvenerek makale gönderebilirim ki!
Üstelik hiçbir makaleden ücret almıyorsun. Bir karşılık beklemiyorsun. Allah rızası için yazıyorsun, Allah rızasını kazanmaktan başka bir derdin yok.
Üstelik dergi sizin, derginin sorumlusu sizsiniz. Yazıyı ister basarsınız ister basmazsınız. Yazıda istediğiniz değişiklikleri yaparsınız diyorsunuz.
Yazıyı beğenmişseniz, basmışsanız, yayınlanınca alkışlayıp övgüler yağdırmışsanız, savcılık tarafından sorgulanınca ya da mahkemede cezalandırılınca yazanı suçlayamazsınız, yazanı sorgulayamazsınız. Bu bir ahlak meselesidir.
Eğer tersini yapıyorsanız o zaman güven ortadan kalkar. O zaman güvenerek yazmazsınız, güvenerek göndermezsiniz.
Nitekim cezaevinden çıktıktan sonra Ercüment Özkan defalarca söylemesine rağmen hiç bir makale yazıp göndermedim. Ancak Ercüment Özkan vefat ettikten sonra Memduh kardeşimizle konuşurken yazı istedi. Üç yazı gönderdim ikisini yayınladılar. Üçüncüsünü yayınlamadılar. Nedenini sordum: "İslami yazılar yazmıyormuşum. Yazı kurulu yazılarımı İslami bulmamış." Gülüp geçtim. İslami konularda yazıp yazmadığımı merak eden arkadaşlar 1996 yılında yayınlanan İktibas dergisinin 206 ve 207. sayılarındaki yazılarıma bakabilirler. İslami konular mı yoksa başka konular mı? İnsan bazen söylemlere ne diyeceğini bilemiyor.
Rabbime şükürler olsun ki; yaşadığım hiçbir olumsuz şeyden pişman değilim. Cezaevine gittiğimde de aynı şekilde düşündüm. Şükürler olsun ki gittim ve yeni bir insan olarak çıktım. Yeni bir insan! Tek gerçeği öğrendi. Aslında her zaman söylüyordu, okuyordu. Güvenilecek tek makam Allah’tır. İnsani güvenler sarsılabilir, yıkılabilir. Ancak Allah’a güven asla yıkılmaz. İşte yargılama ve cezaevi yaşamım bana sadece Allah’a güvenilir inancımızı birebir hayat olarak karşıma koydu. Ey Mehmet Çoban tek başına değilsin! Allah var. Ona güven ve yürü! İnsanlara güven Allah’a güven gibi değildir. Allah güveni boşa çıkarmaz ama insanlar çıkarabilir.
Babama gelince babam babamdı işte! O bildik dindarlardan biriydi. Babası Ahmet dedem tam bir devlet düşmanıydı. Gözü karaydı. Mahkeme ceza tınmazdı. Said Nursi’nin arkadaşlarındandı. Köydeki hayatının ana dinamiği yalan yanlış bildiği İslam için devletle mücadele içindeydi. Bir gün bana şunu dedi: “Oğlum asla devletin parası gırtlağından girmesin!” Bu söz benim için o kadar etkiliydi ki; hayatımı hep devlet olmadan kurdum. Değilse Erbakan’a sempati duyduğum 1976 yılı öncesinde çok iyi teklifler getirmişlerdi. Hele CHP-MSP koalisyonunda Sanayi Bakanlığını aldılar ama doğru dürüst adam yoktu. Kaç defa gelip Sümerbank müdürü yalvardı. Ne olur, yeter ki kabul et, evraklarını ben hazırlarım gel şef olarak başla! Olmaz. Çünkü dede tavsiyesi var. Devlete muhtaç olma, devlete minnet etme! Devlete kâfir derdi. “Kâfir devletin ekmeği gırtlağından geçmesin!”
Ne diye inanıyorduk? Rızkı veren Allah’tır.
Ne diye inanıyorduk? Allah güvenilecek tek makamdır.
Ne diye inanıyorduk? Sığınılacak tek makam Allah’tır.
Ne diye inanıyorduk? Sadece Allah’tan yardım isteriz.
Bu inançlarımızdan dolayı imtihan edilmeyeceğimize inanıyoruz?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder