Gecenin geç saatiydi. Dışarıda hava serin! Dün yağmur yağmıştı. Yağmurla sulanan mezarlıktan harika doğa kokusu geliyordu. Bazı çiçekler yağmurla şahlanır. Bazıları gece harika koku salmaya başlar. En güzel kokular güneşle beraber başlar Çünkü güneşle uyanan güne, yeni uyanmış çiçekler merhaba der.
Okuduğum kitaba dalmışken babam kapımı açtı. “Oğlum anan hasta! Doktora götürmemiz lâzım! Bir taksi bulup gelsene!” Gecenin üçünde yola düştüm. O dönemler öyle her köşe başında taksiler bulunmazdı. 1976 yılındayız. Evimiz şehir merkezine yarım saat yürüyüş mesafesinde! Taksiler şehir merkezinde bulunuyordu. Kitabevimizin altında taksi durağı vardı. Yarım saatlik yolu koşturarak on dakikada aldım. Taksici takside uyuyordu. Adamı tanıyordum. Çünkü zaman zaman kitabevinin ihtiyaçları için taksi tutuyorduk. Aynı zamanda kitabevimizin altındaki köşede olduğu için sık sık selamlaşıyorduk.
Annemi güç belâ taksiye bindirdim. Sürekli “Benim hiçbir şeyim yok!” diyor, babam ise “Sus! Doktora gidiyoruz işte! Doktor söylesin neyin var.” diye annemi azarlıyordu. Annem dayanıklı bir kadındı. Bağ, bahçe, ev işleri olduğu zaman erkeklerle hatta erkeklere taş çıkartırcasına çalışırdı. Babam ameliyatlıyım diye bütün büyük yükleri anneme taşıttırırdı. Annemin kaldırdığı yükleri ben bile kaldıramazdım. Özellikle sırtına alıp götürdüğü yüklerin altına hiç giremezdim. Buna rağmen acı çektiği yüzünden belli oluyordu. Sesi çıkmasa da hali kötüydü. Taksi şehir merkezine doğru hızla ilerlemeye başladı.
Taksi şoförü soruyor: “Amca gideceğimiz belirli bir doktor ismi var mı?” O dönemler nedense insanlar pek hastaneye gitmezlerdi. Daha çok özel doktorlara giderlerdi. Zaten özel muayenesi olan doktorlar devlet hastanesinde çalışırdı. Ben o dönemler kitapçılık yapıyorum. 25 yaşındayım. 1977 yılında annem 49 yaşında, babam ise 51 yaşındaydı. SSK hastanesi Isparta’ya yaklaşık sekiz yıl önce açılmıştı. Ancak SSK’lı olmayanları muayene etmiyordu. O dönemler SSK hastanesi çok modern olarak açıldı. Her yer bal dök yala şeklinde tertemizdi. Doktorlar, hastabakıcılar, hemşireler harika davranıyordu. Devlet hastanesinde muayene olan birçok kalantor memur, SSK hastanesine sevk ettirmek için uğraşırdı. İlk zamanlardaki düzen gittikçe bozuldu, yok oldu ve paspal hale geldi. O dönemlerde SSK hastanesi doktorları daha çok tutulurdu. Çünkü SSK adeta paralı hastane gibi özel anlaşmalı çalıştırır, en iyi doktorları hastanenin bünyesine alırdı. Hey gidi günler hey. Hastane doktorları muayeneleri kendi muayenesinde yapar, gerekirse hastaneye yatış kararı verirdi. Hastanelere direkt olarak acil vakalar gelirdi. Özel doktorlar kendileri ayakta tedavi edemediklerinde hastanelere gönderirlerdi veya kendi bölümlerine alırlardı. Onun için o dönemin kültürü direkt hastaneye gitmek değil, doktorun özel muayenesine gitmekti. Doktorların muayeneleri de genellikle evleri olurdu. Bazıları apartmanın zemin katına muayenesini açar, üstündeki katlarda evini tutardı. Muayenehanenin kapısı kapalıysa zile basardınız. Doktor neredeyse çıkar gelirdi.
Şoförün sorusuna babam doğru dürüst cevap vermiyor. Şoför doktorların bulunduğu hastane caddesinde bir aşağı bir yukarı cirit atıyordu. Arada ben de babama soruyordum: “Babaannemi hangi doktora götüreceğiz?” Buradaki sorunun amacı doktor isminden çok, doktorun branşıydı. Şoför de onu soruyordu zaten! Doktorların bulunduğu cadde ve sokaklarda yaklaşım yarım saat dolaştık. Sonunda şoför kızdı. Ben önde şoförün yanında oturuyorum. Babam annem arkada oturuyorlar. Şoför arkaya döndü: “Amca dalga mı geçiyorsun? Gecenin bu saatinde bir oraya bir oraya gidiyoruz. Söyle Allah aşkına! Yengem hamile mi? Kadın doktoruna mı gideceğiz? Yengemin karnı baya şiş! Amca bu tür şeylerin utanması olmaz. Söyle haydi!” deyince babam “Kadın doktoru!” dedi ama kısık bir sesle! Sanki benim duymamı istemiyor. Şoför istediği cevabı alınca hemen bildiği bir kadın doktorunun kapısında durdu. Zile bastı. İri yarı şişman bir adam merdivenlerde göründü. Muayenehanesi hemen girişteydi. Meğer annem hamile kalmış. Rahatsızlaşmış. Doktor muayene etti bir iğne yaptı. Eve döndük.
Daha sonradan öğreniyorum. Annem cahil 48 yaşında, babam cahil 50 yaşında! Annem hamile kalmış ikisi de çocuğu istemiyorlar. Zaten yaşayan beşkardeşiz. Bir tanede öldü altı kardeştik. Bu yaştan sonra çocuğu istemiyoruz diyorlar. İki kara cahil çocuğu düşürmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Babam bilir bilmez ilaçlar alıp geliyor anama içiriyor. Çocuk düşmüyor. Bu çocuk niye düşmüyor diyor, annemin karnını tekmeliyor. Ben bunları sonradan duydum. Deliye döndüm ama ne çare? Annem sağlam kadın, çocuk sağlam yerde! Ne yaptılarsa çocuk düşmedi.
Annelerin babaların cahilliği çok kötü bir şey! İnsan çocuğunu istemiyorsa gider doktora kürtaj yaptırır ama babam cahil. Gitmiştir hocaya sormuştur. Zaten amcam imam! Ona sormuştur. Onlarda kürtaj haram demiştir. Doktora gidip nasıl düşüreceğiz diye de sormamıştır. Oradan buradan yanlış bilgilerle, yanlış ilaçlar kullanıyor. Tekmelerle düşürmeye çalışıyorlar. Ben kardeşimden duyuyorum. Çünkü ben akşamları eve çok geç geliyorum. Kitabevinde bazen gece birlere kadar çalıştığım oluyordu. Kitabevini sürekli açık tutuyorduk.
Kardeşim doğdu. 1977 yılında evlendiğimde düğün sırasında küçücük yeni doğmuş üç beş aylık bir bebekti. Biraz büyüdü, yerde apalamaya başladı. Ancak normal çocuklar gibi sese kulak vermiyor. Konuşmuyor. İnsanlara tepki vermiyor. Kendi kendine hareketler yapıyordu. Âlime yengemiz vardı. Bekir amcamın karısı! Bir gün “Bu çocuk normal değil, bu çocukta bir hal var.” dedi. Annemin o kadar zoruna gitti ki Âlime yengeye küstü. Âlime yenge üç dört gün sonra ben işe giderken yoldan çevirdi. “Oğlum kardeşinde değişik bir hal var. Onu bir doktora götürün! O çocuk duymuyor. Ben birkaç defa seslendim. Hiç tepki vermedi. Bir çocuk duymazsa konuşamaz. Dilsiz olur. Normal bir yaşantısı olmaz.” “Tamam, Âlime yenge! Ben götüreceğim.”
Bir gün eşimle biraz gezdirelim diye çocuğu aldık. Dosdoğru kulak doktoruna çocuğu götürdük. Doktor iyice muayene etti. “Evet duymuyor. Ancak emin olmak için biraz daha büyüsün. Bazen bebeklerin kulakları geç gelişir. Bu yaşta çok iyi anlaşılmaz. Şöyle bir, bir buçuk yaşına gelsin. O zaman çocuğun konuşmadığı zaten herkes tarafından görülür. O zaman nereden kaynaklandığını araştırmak daha iyi olur. Bazı çocuklarda gelişim az olabilir. Sonradan gelişir. Sonra gelin!” diye bizi gönderdi. Tabii şehrin merkezine yürüme mesafesi yarım saat! Git gel bir saat. Doktorda sıra bekle, muayene bir saat. Aradan geçti iki saat. Annem soru yağmurunda! Çaresiz doktora gittiğimizi anlattım. Annem “Benim çocuğumda bir şey yok. Ben hep sağlıklı çocuk doğurdum. Nereden çıkarıyorsunuz?” dedi ve eşimle bana tavır aldı. Baya bir iki hafta tam küstü. Akşam babam duydu. O da tavır aldı.
Bir yıl sonra askere gittim. En küçük kız kardeşim yürümeye başladı ama hâlâ konuşmuyor. Bir şey isterse kendine göre sesler çıkarıyor. Kulakları duymuyor. Seslere cevap vermiyor. İlgiye hiçbir karşılık vermiyor. 16 ay askerlik derken kardeşim iki yaşına girdi. Hâlâ aynı! Askerden Isparta’ya döndüğümüzde ayrı eve geçtik. Baba evine uğradığımız her zaman söylüyoruz. “Bir doktora götürelim.” Cevap: “Çocuğumuz doktorluk işi yok. Onda başka bir hal var.”
Artık duyuyoruz: Kimi zaman çocuğumuza cinler musallat oldu dediler. Doktora gideceklerine cinci hocaların peşinde dolaştılar. Kimi zaman şeytanlar musallat oldu dediler. Yine sahtekâr hocaların peşinde dolaştılar. Kimi zaman nazar değdirdiler dediler, kurşunlar döktürdüler. Velhasıl küfür adına, şirk adına ne varsa işlediler ama kardeşimi doktora götürmediler. Biz götürelim deyince kıyameti kopardılar. Senin gibi bir adamın böyle bir anası, böyle bir babası nasıl olur demeyin! Oluyor işte! Zaten benim inançlarımı duyduksa bana sapık gözüyle bakıyorlardı. Hani utanmasalar kâfir diyeceklerdi ama oğullarına kâfir demeyi yakıştıramıyorlardı.
Velhasıl kardeşimiz büyüdükçe, aklının olmadığını, kulaklarının duymadığını, bundan dolayı da konuşamadığını anlamıştık. Tıpkı bir hayvan gibi yiyor, içiyor, altına yapıyordu. Buna rağmen annem babam çocuğun hastalığını kabul etmediler. Sanki çocuk hasta değilmiş gibi ortaya kurulan hepimizin birlikte olduğu, hatta bazen misafirlerin olduğu sofraya bile oturtuyorlardı. Aklı olmayan ne yapar. Yemekleri görünce saldırıyor. Sofrayı dağıtıyor. Engellenince bağırıp çağırıyor. Sümükleri salyaları ortalıkta dolaşıyor. Yemeklere doğru geliyor. Annem babam aldırış etmiyor. Artık soframıza oturan kalmamıştı. Eş dost akraba gelse çekinerek sofraya oturuyorlardı. Kaç defa dedim: “Anne baba çocuk hasta! Artık kabul edin! Bakın Sabancı’nın bile aynı şekilde çocuğu hasta! Adamlar çocukları böyle olunca koskoca hastane yaptılar. Bu tür çocukları oralarda eğitmeye, bakmaya başladılar. Hasta çocuk sahibi olmak bir suç değil. Bir ayıp değil. Sanki siz çocuğun hastalığını kabul etmeyince çocuk hastalıktan mı kurtulacak? Değişen hiçbir şey olmayacak! İzin verin doktorlara götürelim. Bu tür hastaları rehabilite eden kurumlar oralara müracaat edelim.” Nuh dediler peygamber demediler.
Eski doktorların güzel bir lafı vardır. “Hasta önce hastalığını kabul ederse; tedavisi kolay olur.” Kardeşimin aklı yoktu ki hastalığını kabul etsin. Kardeşimin hastalığını annem babam kabul etmediler. Arlarına yediremediler. Hayret verici bir şekilde Allah da onlara öyle bir sevgi, öyle bir merhamet verdi ki; her ikisi de ölünceye kadar çocuğa baktılar. Yedirdiler, içirdiler, altını temizlediler. Bu ara bahçeli evlerinde keçi besliyorlardı. Hem de iki üç beş tane! İnanın keçiler kardeşimden daha temizdi. Buna rağmen yılmadılar. Kimseye muhtaç etmeden ellerinden geleni yaptılar. Sanki onların bu hali onlara verilen bir ceza gibiydi. Annemin karnında iken yalan yanlış düşürme çalışmaları, babamın annemin karnını tekmelemesi sanki iyi bir şekilde cezalandırılmıştı. Annem 2008 yılında, babam 2009 yılında vefat etti. 1977 yılında doğan kardeşim annemin babamın ölümünden yedi sekiz yıl sonra vefat etti. Babam öldüğünde kardeşim 32 yaşındaydı. Aklı yoktu. Kulakları duymuyordu. Hayvanlar gibi yiyor içiyor, ortalıkta hopluyor, zıplıyor, altına yapıyordu. 32 yıllık hayat boyunca babam annem baktı. Annem bir yıl önce vefat etti. Sonra kız kardeşimin büyüğü erkek kardeşim karısıyla birlikte bakmak için babamın evine yerleştiler. Zaten devlet bakıcı parası veriyordu. Yedi yılı aşkın da onlar baktı. Zaten son zamanlarda iyice yaşlanmıştı. Biyolojik olarak doğuştan hasta olanlar çocuk yaşlanıyor. Kırk yaşı zor geçiyorlar. Daha önce böyle bir makale okumuştum.
Yaşanan bu hikâyeden benim çıkardığım bazı dersler oldu. Anneler babalar kırk yaşı geçtikten sonra çocuk sahibi olmaya kalkmasınlar. Zaten özellikle anne kırk yaşından sonra çocuk sahibi olursa, bebeklerin sorunlu doğma ihtimali olduğu gibi, genler zayıflıyor, zayıf genler zayıf çocuklar meydana getiriyor. Nitekim yedi kardeşiz. En büyükleri benim. En küçük kardeşimin aklı yoktu. Öldü. Onun büyüğü benden yirmi yaş küçüktü MS hastalığından öldü. Onun büyüğü kanser hastalığı geçirdi. Büyükler hala yaşıyoruz. Çok eskiden, biz küçükken bakımsızlıktan ölen erkek kardeşim hariç. O zaten bakımsızlıktan ve gereksiz davranışlardan ölüp gitti. Her ne kadar ecel denilen şeyin bir saat ileriye, bir saat geriye olmayacağına inancımız tam ama işin yaşama aktarılmasında önümüzde yaşanan hayat hikâyeleri, bu hikâyelerin gerçekleri var. İlgi, sevgi, merhamet, bakım, hastalıklarında tedavi için uğraş vermek hayatın bir kuralı. Mesela benim de en son çocuğumun eşimin üzüntüsünden dolayı kalın bağırsaklarının dörtte üçü ölü doğdu. Altı günlükken ameliyat oldu. Isparta’daki SSK doktoru acilen Antalya’ya yetiştirilmesi gerekir deyip, elime doktora yazdığı özel mektubu vermeseydi, ben deli gibi otomobili sürüp iki saatlik yolu bir saat on beş dakika da almasaydım, doktorun dediğine göre yarım saat daha geç kalınsaymış, bebeğin karnı patlayacakmış. Bütün bunlar bir araya geliyor bizim imtihanımız oluyor.
Çocuklar bize Allah’ın bir emanetidir. Emanetlere sahip çıkmak gerekir. Allah’ın yasasına göre anneler hamile kalır. Hamilelik emaneti almaktır. Emanete sahip çıkar. Babalar emanete sahip çıkar. Peki, sahip çıkılmazsa ne olur? Hayat kendi kuralını işletir. Ecel kendi kuralında işler. Sahip çıkmayanlar imtihanı kaybeder. Eğer bir anne bir baba sahip çıkmayışının faturasını Allah kesip; “Allah verdi, Allah Aldı!” gibi bir teselliye girerse; başından imtihanı kaybetmiştir. Benim annemin ve babamın tesellisi buydu. “Veren de alan da Allah’tır. Biz ne yapabiliriz ki!” Uzaktan benim çocuğum için de aynı şeyi söylediler. “Allah hastalıklı verdi. Ne yapabilirler ki?” Benim de kendileri gibi ilgilenmeyeceğimi sanıyorlardı. İlgilendiğimi görünce kızıyorlardı. Niye uğraşıyormuşuz gibi bakışları vardı. Bu anlayış koyu bir kadercilik olarak karşımıza çıkıyor. Hâlbuki bir Müslümanda olması gereken kader anlayışı; insan olarak yapabileceğimiz her şeyi yapacağız, gerisi doğal yasaya bağlıdır. Biz sonradan keşke şunu yapsaydık, keşke bunu yapsaydık dememeliyiz. Öyle yerimizde oturup; nasılsa kader kendi yasasını uygular diye emanete ihanet edemeyiz.
Bin anne hamile kaldığında eğer çocuğu istemiyorsa ki emaneti kabul etmiyordur, o zaman bunu yaratılışa uygun yapmalıdır. Doktorlar çocuk almayı, ne zaman alınacağını zaten yaratılışa göre yapıyorlar. Babam gibi cahilce ilaçlar bulup anneye içtirilmemelidir. Babam gibi cahilce çocuk düşsün diye annenin karnına tekmeler yapıştırılmamalıdır. Ya da başka şeyler yapılmamalıdır. Adam gibi doktora gidilmeli, doktor kontrolünde ne yapılacaksa yapılmalıdır.
Diyelim ki çocuk annenin yaşlılığından dolayı eksik, kusurlu doğdu. Bunun yolu kadercilik yapıp Allah böyle verdi deyip oturmak gerekmez. İnsan elinden geldikçe tedavisinin yollarını arar. Biz aradık. Oğlumuz yaşıyor. Koskoca adam oldu. Büyüdü, evlendi, ilk torunumuzu verdi. Ablaları, abisi dururken o bizim yüzümüzü torunumuzla güldürdü. Biz o günlerde ne çileler çektik, ne sıkıntılar yaşadık, neleri göğüsledik bir biz biliyoruz, bir de Allah!
Hayat her zaman güzel yüzüyle insanlara görünmüyor. Bazen iyilikle, bazen kötülükle, bazen güzelliklerle, bazen çirkinliklerle, bazen sağlıkla, bazen hastalıklarla imtihan ediliyoruz. Önemli olan bütün bu aşamalarda bizlere emanet edilenlere nasıl sahip çıkıyoruz. Aklımız, benliğimiz, eşimiz, çocuklarımız birer emanet! Allah bu emanetin kurallarını ayetleriyle bildiriyor ve diyor; “O müminler kendilerine emanet edilenlere sahip çıkar, asla emanetlere ihanet etmezler.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder