1 Aralık 2022 Perşembe

Babam ve Ben 17

Bir gün annem babama benim için “Bu çocuk taaa küçüklüğünü hatırlıyor.” deyince babam “Hangi küçüklüğünü?” diye sordu: “Hangisi olacak Çobanisa’daki çocukluğunu!” dedi. Babam şaşırmıştı. “Yahu o zamanlar çok küçüktü. Zaten biz dört yaşına girince köyden şehre geldik. İki üç yaşlarını mı hatırlıyor?” “Evet!” 

Başkaları hatırlar mı bilmiyorum ama ben hayal meyal o dönemlere ait bazı şeyleri hatırlıyordum. Yaşım şu an 72 olduğu halde hâlâ o günlerden parçalar gözlerimin önünde! Babamın annesi nenemin biz odamızda uyurken hastaneden getirildiğini, babam veya dedemin sırtında merdivenlerin gıcırtısıyla eve girişlerini hatırlıyorum. Zaten gıcırtıya uyanmıştım. Sanıyorum iki buçuk üç yaşlarındayım. Zaten nenem 1954 yılının Nisan ayında ölmüş. 1951 yılının ekim ayında doğan ben nenem öldüğünde tam iki buçuk yaşındayım. Demek ki nenem ölmeden önceki bir dönemi hatırlıyorum. Sonra benden küçük olan kız kardeşimin beşiğini salladığımı hatırlıyorum. Babamın babası dedemin atı var mı hatırlamıyorum. Ancak annemin babası dedemin atı vardı. Onu sonraki yıllardan da hatırlıyorum. Ancak köy yaşantımızda iken halamın beni ata bindirdiğini attan düştüğümü, annemin Çobanisa köyünden Sav köyüne kaçtığını, babamla ikimizin annemi almak için atın sırtında Sav köyüne doğru gittiğimizi hatırlıyorum. “Babamın ağlama oğlum ananı getireceğiz.” sözleri hâlâ kulaklarımda çınlıyor. Büyük ihtimal babamın annesi nenem 1954 yılında ölünce babam annemi alıp şehre göç etmiş. Çünkü dedem eski sinirli adamlardan biriydi. Otoriter dominant yapısı vardı. Zaten köyün imamlığını yapıyordu. Babam çobanlık yaparken, kardeşi amcam hafızlığa çalışıyormuş. Anılarımda anamın yemek çıkını yapıp beni babamın yanına köyün yanındaki tarlaya gönderdiğini hatırlıyorum. Herhalde köydeki son zamanlarımızda ve o zamanlar üç yaşında bir çocuktum. Babamın “Sen nasıl geldin buraya, anan seni nasıl yalnız gönderdi. Gösteririm ben ona!” dediğini hatırlıyorum. 

Büyük ihtimal her insan sakince geçmişine bakınca geçmişinden birçok şey hatırlayacak. Hatırladıklarına kimi zaman anlam verecek kimi zaman anlam veremeyecek. Bu yıl Kurban bayramında hepimiz önce Isparta’ya sonra büyük oğlumun kayınpederinin yaşadığı Antalya’ya gittik. Yeni vefat eden dayım kayınpederim bizim ilk torunumuza olan ilgiyi sevgiyi görünce gülerek, “Mehmet de böyleydi. Ailemizin ilk torunuydu. Sav’a (annemin köyü) geldiklerinde kucaklardan düşmezdi.” diye geçmişten bir anıyı dile getirmişti. Evet, babamın ailesinde ilk torun değilsem de aile erkeklerinin ilk torunuydum. Anamın ailesinde ise ilk torundum. Çünkü annem evin en büyüğüydü. Dayım ise benden on yaş büyüktü. Demek ki Sav köyüne geldiğimiz o benim küçüklük çağlarımda 12 veya 13 yaşlarındaydı. 

İnsanın canı geçmişinden hep güzel şeyler hatırlamak istiyor. Benim hatırladıklarım ise karışık! İyi günler de var kötü günlerde! Isparta’ya geldiğimizde kirada oturduğumuz ilk evi, sonraki evi, sonra babamın aldığı Gülcü Mahallesi mezarlığının altındaki evi hatırlıyorum. İlk oturduğumuz evde dayımın ağaçtan yaptığı oyuncak arabayı kuyuya düşürdüğümü hatırlıyorum. Sonra bir gün Kız kardeşim Vesile ile sokaktan yukarıya doğru Kesikbaş denilen yere kadar yürüyerek gittiğimizi, annemin deli gibi oralarda bizi bulup döverek eve götürdüğünü hatırlıyorum. Büyük ayaklarla bile gittiğimiz yol 15 dakika sürerdi. İkinci oturduğumuz evde sobamız olmadığı için mangal ile ısınıyorduk. Mangal kömüründen kardeşimle ben zehirlendik. Tabi hastaneye götürmek yok. Babam annem bir şeyler yapıp bizi kurtarmışlardı. İkinci oturduğumuz eve büyük bir bahçenin içinde iki katlı ahşap bir evdi ama üst katı işletilmemişti. Yukarıya çıkan merdiven vardı. Kardeşim merdivenden yukarı çıkarak üst kat tavanında dolaşırken aşağıya düştü. Kolu kırıldı. Tabi yine hastaneye götürmek yok. Kırık çıkıkçılara sardırdılar, kardeşim kolu biraz yamuk kaynadı. Hâlâ öyledir. O zamanlar iki kardeştik. Daha sonra babamın aldığı evde diğer kardeşlerim olmaya başladı. Sanıyorum evi 1957 yıllarında falan aldık. Benim altı yaşında olduğum zamanlar. Üçüncü kardeşim bebekken ölen Hasan Hüseyin o evde doğmuştu. Çocukluğumuzun geçtiği ev mezarlığın yanındaydı. İki odalı, önünde birazcık bahçesi olan, arkası mezara dayalı olan gece konduydu. Öyle tapusu falan yoktu. Tapular sonradan çıktı. Bildiğiniz kaçak evler. Kaçak müteahhitlerin yaptığı baraka şeklinde küçük evler. Evde tuvalet, banyo, mutfak yoktu. Babam derme çatma iki evin arasındaki boşluğun mezarlık kısmına bir tuvalet yapmıştı. Korkumuzdan geceleri gidemez geceleri altımıza yapardık. Bu yüzden babamdan çok dayak yedik. Annemden dayak yedik. Bu çocuklar niçin altlarına yapıyor diye düşünmediler, sormadılar, araştırmadılar. Zaten mezarlığın dibinde yaşıyoruz ve gece tuvaletimiz gelince kalkıp mezarlık duvarının dibindeki tuvalete gideceğiz olacak şey mi? Annemize babamıza seslensek azarı işitirdik. Gidin kenefe yapın! O zaman tuvalet demezdik, kenef derdik. Biz o dönemlerde evlerinde tuvalet (kenef) olmayan köyden gelmiştik. Annemin köyünde evlerde tuvalet vardı. Ancak babamın köyü olan Çobanisa’da o zamanlar evlerde tuvalet yoktu. Şehre geldikten sonra bayram için ilk köye gidişimizde henüz ilkokula gitmiyordum. Sanıyorum yedi yaşlarında falandım. Babam beni köye götürmüştü. Akşam vakti köye girdik. Dedemin evinde yemek yerken tuvaletim geldi, “Tuvalete gitmek istiyorum. Tuvalet nerede?” Amcam, Ahmet eniştem de vardı. Hep birlikte gülüştüler. Babam “Oğlum burada tuvalet bulunmaz. Çık dışarıya bir taşın ardına yap gel.” Gecenin karanlığında dışarıya çıktım. Ortalık baya karanlık. Köy yeri her yerden köpek havlamaları geliyor. Korkarak evin üst tarafındaki bir taşın ardına gidip tuvaletimi yaptım. Zaten köy dağ yamacına doğru yapılmıştı. Dağ yamacına paralel üç dört sıraydı sanıyorum. İki dağın arasında bir dere vardı. Köyün yerleştiği dağ ağaçsız çıplaktı. Büyük kayalar, dikenli çalılar vardı. Çok nadir palamutları olan ağaçlar vardı. Köyün karşısında Orman işletmesinin koruluğu vardı. Derenin kenarında evler yoktu çünkü kış günleri deredeki su azgınlaşıyordu. Köy zaten Davraz dağının Isparta’ya göre arka kısmındaydı. Şimdi Davraz dağına kayak merkezi kuruldu. Kayak merkezine gidenler bizim köyden geçiyorlar. Köy biraz şenlendi. Avrupalılar köydeki eski evleri alıp tamir etmişler, kayak için üç dört aylığına gelip evlerde yaşıyorlar. 

Küçüklüğümde imece denilen şeyi en güzel şekilde yaşıyorduk. Bir Pazar günü köyden babamın iki arkadaşı geldi. Evin önündeki avluya bir insan boyu duvar ördüler. Hem de aynı gün! Bir gün içinde! Aynı gün sabahtan taşlar, kireç, beton, kum geldi. Sabahtan bir başladılar işi bitirdiler. Ertesi günü babam işe gitti onlar tekrar geldi. Avlunun giriş kapısının yanına derin bir kuyu kazdılar, üzerine tuvalet (kenef) yaptılar. Böylece mezarlığın dibindeki keneften kurtulmuştuk. Artık rahatça geceleri tuvaletimiz geldiğinde dışarıya çıkabilirdik. Biliyor musunuz? Babam o evi doksanlı yılların başında satarken, kenef hâlâ dışarıdaydı. Alanlar ne yaptı bilmiyorum. Çünkü zaten ben evlilikten bir yıl sonra evden tamamen çıkıp kendi hayatımı kurmuştum. 

Gelendost köyünden biri yanımızdaki evi almıştı. Çok iyi bir insandı. Bir gün babama “Hasan çocuklar büyüyor. Bak ablanın çocuğu var, kızların var, oğlun var, sana izin veriyorum. Benim evle senin ev arasında İki metre boşluk var. Sana tavsiyem senin duvarı benim duvarı kullan! Mezar tarafına pencere koy, avlu tarafına kapı! En azından erkek çocuklara ayrı bir oda olsun. Kızların erkeklerin aynı odada bundan sonra yatması iyi olmaz.” demişti. Sanıyorum iki ay sonra babam komşumuz Musa dayının dediğini yaptı. Bir günde imece usulüyle bir oda yapıldı. Halamın oğluyla birlikte orada kalmaya başladık. O oda benim hayatımın merkezi oldu. İki evin kalın duvarları arasındaki oda, penceresi mezarlığa bakan, kapısı ayrı olan oda! Gençlik yıllarımın en huzurlu geçtiği zamanlar o odadaki zamanlardı. Arkadaşlarım geldiğinde rahatça sohbet edebilir, bazen arkadaşlar gitmez sabahlardık. Uykusu gelen bir köşeye kıvrılırdı. Pencereye dışarıdan ince bir tel örgü yapmıştım. Kış günleri hariç hep açık olurdu. Tel örgüden dolayı içeriye sinek, böcek, yılan, çıyan girmezdi. Mezarlık o zamanlar meyve ağaçları bol, mükemmel bir ağaçlık, çiçekliydi. Özellikle zambaklar mezarların üzerlerini süslerdi. Bahar günleri mis gibi hava odayı tertemiz yapardı. Küçük olduğu için kış günleri sıcak olurdu. Toz sobası içeriyi fırın gibi yapardı. Odanın temizliğini kimseye bırakmazdım. Kendim temizler, kendim düzenlerdim. 

Bir gün babam yine çimentoları, taşları, tuğlaları, briketleri, çimentoları, kumu, kireci evin önüne yığmaya başladı. “Baba ne yapacaksın?” “Avluya bir oda yapacağız.” Yine bir Pazar günü köyden üç kişi geldi. O zamanlar halamın oğlu da vardı ben de ilkokula gidiyordum. Ücretsiz bedavaya, sadece öğle ve akşam yemeğine imece usulüyle bir oda bir günde nasıl yapılır gördüm. Avluya öğleye kadar bir adam boyunu geçecek şekilde çukur kazdık. Toprağı dışarıya attık. Duvarları çıkarken, zemin kısmına büyük kalın kalaslar yerleştirdik. Sonra odanın duvarlarını çıktık. Tavanının kalıbını çaktık. O dönemlerde doğulular inşaatlarda çalışmaya gelirlerdi. Babam Gülcü mahallesinin merkezindeki kahveye gitti altı yedi tane doğulu genç getirdi. İki saatin içinde demirleri döşediler, betonu kardılar ve tavana döktüler. İnşaatın kabası bitmişti. 

İmece usulü böyle bir şeydi. Özellikle annemin köyü Sav köyünde bizim çocukluğumuzda ev yapmak, düğün yapmak zor değildi. Oğlunu evlendirecek baba evi yetmiyorsa hemen evinin yanına bir oda yapabilir ya da köy içindeki bahçeye bir günde küçük bir ev yaparlardı. İnşaat malzemeleri olan, taş, kövke, tuğla, beton, briket, kireç, ağaç ev sahibinden, işçilik imece usulü köylülerden! Herkes birbirine böyle bağlanırdı. Biz kövke deriz, başkaları ne der bilinmez. Isparta’nın Dere Boğazı denilen mevkiinde çıkarılınca yumuşak işlenebilir olan, hava aldıkça sertleşen bir taş cinsi vardı. Eskiden Isparta evleri ondan yapılırdı. Sonra nedense yasakladılar ve Demirellerin kurduğu çimento fabrikasına çimento malzemesi yaptılar. Hâlbuki kövkede yapılan evler hem sağlam hem sağlıydı. Isparta’nın eski evleri hep kövkeden yapılmıştı. Eski valilik binası bile kövkeden yapılmıştı. 

İmece usulüyle orak biçmek kadar zevkli bir şey yoktu. Annemin köyü eskiden bu usulü harman zamanlarında uygulardı. Sav köyünden Isparta’ya doğru olan batı yakasında geniş tarlalar vardı. Oralara eskiden buğday ekilirdi. Herkesin yeri ayrıydı ama orak biçme zamanında oraklar birlikte biçilirdi. Bütün köylü toplanır, kadın erkek tarlaya gelirlerdi. Yaşlı kadınlar kazanlarda yemek yaparken, genç kadınlar erkekler birlikte orak biçerlerdi. Öyle herkes kendi tarlasının orağını biçmezdi. Sav köyü kısmından başlarlar, Isparta’ya doğru ip gibi bir sıraya girerler, önüne gelen tarlaların buğdayı biçer, kendi tarlasına korlardı. Yarışlar, gülüşmeler, sohbetler eşliğinde çalışırlar, dinlenmeyi beraber yaparlar, çalışmayı beraberler yaparlardı. Çocukluğumun en neşeli günleri bu hatıralardı. Tarlalarda buğdaylar biçilince herkes kendi buğdayını harman yerine taşır. Harman yerinde buğday sapları dövenlerle biçilirdi. Döveni şimdiki gençler bilmez. Kıyak gibi bir kalın tahtadan döven yapılırdı. Dövenin alt kısmına çakmak taşları çakılırdı. Döven tek veya iki öküze bağlanır, döven sürücü ya ayakta ya da oturarak döveni sürerdi. Tabi buğday sapları dairesel bir şekilde yeteri kadar bir alana önce yarım yirmi beş otuz santim kadar yüksekte serilirdi. Döven sürdükçe yükseklik düşerdi. Saplar iyice ezildikten sonra hafif rüzgâr beklenir çıkınca rüzgârda ezilen buğday sapları eldeki kaplara konularak yukarıdan aşağıya bırakılırdı. Buğdaylar direk düşerken, saplar uçuşarak biraz ileri düşerek buğdaylar saplarından ayrılırdı.  Böylece ayrılan saplar saman olur, buğdaylar ayrı yerde birikerek çuvallanırdı. Döven sürmeyi çok severdim. Orak biçmeyi de çok severdim. Çocukluğumun güzel anılarıydı. Tabii döven sürerken öküzler işerken hemen bir kapla dışkılarının ezilen saplara karışmaması için dikkat gösterirdik. Dikkat etmez dışkılar sapların üzerine düşerse hemen döven sürmeyi durdurur o bölgeyi temizlerdik. 

Artık toplu iş gücünden hem de bedava yararlanacak toplumsal güç olan imece usulü kalmadı. Herkes bireyselleşti. Orakları artık döver biçerler topluyor. Ayrımı döver biçerler yapıyor. İnşaatlar ise eskisi gibi değil. Bir sürü formaliteye bağlı! Eski günlerin insanı insana bağlayan yanları çoktu! Şimdi insanı insana bağlayan şeyler azaldı. Günümüzde para gücü konuşuyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder