12 Aralık 2022 Pazartesi

Babam ve Ben 14

Babam, “Oğlum sobayı niçin yakmak için hazırlıyorsun?” diye soruyordu. “Baba gençler gelecek onlarla Kur’an okuyacağız.” “Oğlum havayı görmüyor musun? Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. Fırtınanın uğultusunu duymuyor musun? Şimşekler çakıyor görmüyor musun? Bu havada hangi deli çıkar dışarıya?” “Benim arkadaşlar gelir, gelmezlerse canları sağ olsun! Ben gelirlerse soba hazır olsun diye hazırlık yapıyorum.” “Vallahi delisiniz siz!” Babam söylenerek ailemin genelde kaldığı sıcacık odaya gitti. Ben odunları, çırayı hazır ettim. Çam odunlar iyi yanardı. Kocaman bir çaydanlık altını sobanın üzerine koydum. Büyük bir demliği üstene koyarak hazır beklemeye başladım. Sobayı hafiften yakmıştım. Arkadaşlar gelirse anında sobaya ince çam odunları atıp ateşi hızlandıracaktım.  

Bu olayın başlangıç hikâyesi şöyleydi: 1976 yılında Kur’an Meali okudum. Meal okuyunca bütün fikirlerim, hayatım değişmeye başladı. Yetmişli yıllardaki Milliyetçiler Derneği aktivitesini yitirmiş MHP gençliği ülkü ocaklarını kurmuş, MSP gençliği ise MTTB ve Akıncılar derneklerini kurmuştu. MTTB yani Milli Türk Talebe Birliği bir bakıma milliyetçiler derneğinin daha dindar kesiminin kurduğu birlikti. MTTB ve Akıncılar derneğine MSP’ye sempatizan gençler sahip çıkmıştı. Bir zamanlar ben de onların arasındaydım. Kitapçılık yapışım, kitabevinin merkez gibi oluşu, sanki buluşma ve hareket odağı gibiydi. Zamanla MTTB daha çok MSP içindeki tarikatçı gençlere hitap etmeye başladı. Akıncılar Derneği ise tarikat kökeni fazla olmayan genel gençlere hitap ediyordu. Akademi’de okuyan Karadenizli ama Ankara Polatlı’ya ailesinin taşındığı Salih Bilici diye bir arkadaşım vardı. Üniversiteli gençleri derleyip topluyordu. Tarikat yönü biraz fazla olsa da eylem açısından benimle aynı düşüncedeydi. O da Kur’an Meali okuyordu. Zaman içinde önce ben sonra Salih de MSP’liler tarafından dışlanmaya başladık. O dönemler doğulu tarikatçı İsmail Çetin diye birisi Isparta’ya gelmişti. Isparta’ya geldiğinde hiçbir şeyi olmayan İsmail Çetin MSP’nin tarikatçıları tarafından sahip çıkıldı. Evlendirdiler, ev yer ayarladılar ve tarikata meyyal gençliği onun yanına göndererek Arapça, fıkıh dersleri aldırmaya başladılar. Böylece MTTB’ye gelen gençler kaydı. MSP tarikat kökenliler olarak İsmail Çetin’in görüşleri etrafında toplanmaya başladı. Biz gençler de onların haşarı, itaatsiz, sapık dediği kişiler olmaya başladık. Hatta öyle bir noktaya gelmişti ki enteresan olaylar yaşamaya başladık. Mesela Akıncılar Derneği Başkanlığı oraya buraya asılması için bazı kâğıtlar, bayraklar gönderiyor, İsmail Çetin bunları yapmak günahtır diye fetva veriyordu. Partililer bize astığımız için kızmaya başladılar. Ancak MSP’nin asılacak bayrakları veya yapıştırılacak reklam spotları olduğunda bizden gençleri istiyorlardı. Derneğin yapıştırılacak ve asılacaklara günah diyenler, partinin asılacaklarına ve yapıştırılacaklarına sevap diyorlardı. Bu nedenle biz gençleri vermemeye başladık. Gençler bizden yana olmaya başladılar. MSP’nin yöneticilerine gidin İsmail Çetin’in yetiştirdiği çocuklar assın demeye başladık. Onlarsa anasının kuzusu gibi Arapça fıkıh öğrenip ilim yapıyorlardı. Meydanlarda, sokaklarda bizler vardık. Bu ikircikli durum nedeniyle baya tartışmalarımız oldu. Ben Ankara’ya gidip o zamanlar Akıncılar Derneği Başkanı Mehmet Güney’e durumu anlattım. Adam yüzüme bile bakmadı, dinlemedi bile! Büyük bir hayal kırıklığıyla Isparta’ya döndüm. Hâlbuki benim anlatmak istediğim MSP’lilerin Akıncılar Derneğinin faaliyetlerini engellediğini, derneğe gelen gençleri sadece partinin amaçları doğrultusunda kullanmak istediklerini anlatmaktı. Isparta’ya dönünce Salih kardeşimle konuyu benim evde tartıştık. Bundan öyle parti hizmetleri için hiçbir genci görevlendirmeyeceğimizi partinin ileri gelenlerine söyleyecektik. Söyleme görevini Salih üstlendi. Durum parti ileri gelenlerine aktarılınca Şevket Kazan geldi. Akıncılar derneğinde bizleri toplayarak fırçalayıp gitti. Özet olarak fitne çıkarmamız gerekiyormuş. Bu olaydan sonra tamamen gençleri de koparmaya başladık. Artık Akıncılar derneğinde göstermelik sunumlar yaparken asıl çalışmalarımızı evlerde yapıyorduk. Akıncılar derneğine gelen gençlerden 15 civarındaki gençle sözleşme yaptık. Bunlar İmam Hatipli, Liseli gençlerdi. İçlerinde Akademide okuyanlar yoktu. Akademide okuyan arkadaşlarla Salih ilgileniyordu. Gençler o kadar çok çalışmalara sahip çıktılar ki sormayın! Sözleştiğimiz her arkadaş gününde saatinde derse geliyordu. Çünkü Kur’an’ın hemen başlangıcında mümin tarifi vardı. Mümin tarifi bize müminin güvenilen olduğunu, müminlerin verdikleri sözlere harfiyen uyduklarını söylüyordu. Sektirmeden Kur’an’ı anlamıyla okumalara devam ediyor, anlayamadığımız yerleri tefsirlerden inceliyorduk. 

İşte bugün 15 genç benim eve derse gelecekti. Dışarıda zifiri karanlık! Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. Fırtına her yeri sarsıyor. Neredeyse çatılar uçacak. Arada şimşekler çakıyor. Ben bizim deliler gelir diye hazırlık yaptım. Babam hangi deli bu havada çıkar diye söyleniyordu. Nihayet toplantı saati geldi geçiyor. On dakika sonra avlumuzun dış kapısı vurulmaya başladı. Hemen koştum. 15 gencin on beşi kapıdaydı. Denize elbiseleriyle düşüp denizden çıkmış gibi her yerleri ıslanmıştı. Kapının sesini duyan babam hemen dışarı çıktı. Gençleri görünce “Oğlum manyak mısınız siz?” diye bağırıp çağırmaya başladı. Hepimiz hemen paltolarımızı çıkararak içeri girdik. Şemsiyeler avludaki kapalı yerde kaldı. Sobayı ateşledim. Etrafına dizildik. Aradan on dakika geçti içeri hamam gibi ama çocukların elbiseleri kurudukça buhar odayı doldurdu. Arada odanın pencerelerini açıp hava aldırıyorduk. Demlediğin bir demlik çay anında bitti. İkinci dem üçüncü dem anında bitiyordu. Çocuklar hem ıslanmış hem üşümüşlerdi. Ders yapamadık. Sohbet, gelirken karşılaştıkları olaylar, çektikleri sıkıntıları konuştuk. Yağmurdan dere haline gelen sokaklardan nasıl geçtiklerini, yollarda kalan arabaları anlatıyorlardı. Ben bugün derse gelmeseniz olurdu deyince hep birlikte “Müminler verdikleri sözü her ne pahasına olursa olsun yerine getirirler.” diye cevap verdiler. Anılarımda böyle bir olayın olmasıyla her zaman gurur duymuşumdur. Mümin olmanın gerekliliğini hayatıyla ortaya koyanlar, taviz vermeyenler, bazılarının yaptığı gibi bugün misafirim geldi (gelmemiş olsa bile), başım ağrıyordu, işten çok yorgun gelmiştim, abi ya yarın imtihanım var ders çalışacaktım gibi veya bir sürü değişik bahanelerle çiğnenen sözlere karşın 15 arkadaş tarih yazdılar. 

Allah kitabında bize ne diyordu? Müminler güvenilir olur. Onlar verdikleri sözleri kesinlikle tutar. Onlar emanetlere ihanet etmezler. Onlar insanı güvenilmez hale getirecek hiçbir davranışı sergilemezler. 

Müslümanız diyen bir topluma ne kadar yabancı değil mi? Biz yetmişli yılların ikinci kısmında Kur’an’daki mümin tanımının kurallarını gençler arasında gerçekleştirmeye başlamıştık. Her şartta, her zorlukta mümindik. Müminin bahanesi olmaz. Zaten müminin verdiği sözlere yerine getirememesi kendi iradesi dışından gelen bir engeldir. Mesela; ölüm, hastalık, kaza, tutukluluk gibi! O zamanlar şimdiki gibi telefonlar yok, cep telefonu yok, evlerde telefon yok. O zamanlar evlere veya işyerlerine PTT’ye telefon yazdırdığımızda üç beş yıl sonra çıkabiliyordu. Yokluk devresindeydik. Benim bile evime, dayımın evine yazdırdığım telefon ben 1985 yılında cezaevinde iken çıkmıştı. Hâlbuki telefonu yetmişli yılların son döneminde yazdırmıştık. Düşünebiliyor musunuz neredeyse yedi sekiz yıl sonra telefon çıktı. Bu şartlarda bir yere misafir gidiyorsanız genelde haber vermeden gidiyordunuz. Kaç defa dersim veya başka yerde sözüm olduğu için evime gelen misafiri geri döndürdüm. “Kusura bakma verilmiş sözüm var, mutlaka gitmem lazım!” İlk zamanlar bu tutumum yargılanırken, daha sonraları tamam deyip geri dönüyorlardı. Çünkü misafiri gönderirim sözümden dönmezdim. Artık iyice kavramışlardı. 

Kur’an çalışmalarımızın ilk dönemlerinde Mümin olmayı, mümin olmanın nasıl bir kimliğe, nasıl bir kişiliğe geçiş olduğunu ayetleri takip ederek iyice öğrenmiştim. Onlara örnek veriyordum: Mesela ben bir yere akşam sekizde geleceğimi söylemişsem o bölgeye en az 15 dakika önce giderim. 15 dakika o civarda oyalanırım tam sekizde kapının ziline basarım. Bazıları der, “Madem erken geldin niye kapının zilini çalmıyorsun?” “Ben sekizde geleceğimi söyledim. 15 dakika önce gelip zamanınızı çalamam. Belki 15 dakikada bir şeyler yapacaksınız. Bu hakkı elinizden alamam. Sekizden sonra gelip sizi bekletemem. Çünkü her bekletme kişinin zamanından çalmaktır.” İlk iş hayatımdaki disiplin bana bunları öğretmişti. Sonra ayetlerde verilen sözlere riayetin anlamının Mümin olmak olduğunu görünce ben Mümin olmak, mümin kalmak istiyordum. Verdiğim sözlere aykırı hareket ederek Mümin olma kurallarını çiğneyemezdim. Çünkü Mümin olma kurallarını çiğnemek şeytanın işine gelirdi. Arkadaşlarım da bu konuda Mümin olmaya karar vermişlerdi. Bu kararımızı toplumun anlamasını beklemiyorduk. Toplum en basit, en küçük bahanelerle sözlerini çiğneyebiliyordu. Babam bile havaya bakarak bu havada yola çıkmak delilik diyordu. Ancak biz inanıyorduk ki mümin olmak bazen deli olmaktır. Çünkü akıllı olmak kural çiğnemenin yolu bulmak demektir. 

1980 ihtilalinde Balıkesir’de yedek subaydım. 1980 yılının kasım ayı sonunda teğmen olarak terhis oldum. Isparta’ya döndüğümde sadece bir kere Akıncılar derneğinde gördüğüm, Isparta’nın eşrafından birinin yanına muhasebeci girdim. MSP kökenliydi, tarikata girmeyi düşünüyordu. Sonra yolu değişti birlikte derslere başlamıştık. Bu ara İhtilalden önce MSP’ye il başkanı seçilen Ramazan Topraklı ile tanıştım. Ramazan solculuktan dönmüş samimi biriydi. İhtilal olmuş çoğunluk korkusundan evlerine sinmiş. Ramazan anlatıyordu: “Yahu ihtilal olmuş. İhtilalciler partiyi kapatmış. Polis beni buldu. Partiniz kapatıldı. Binayı boşaltın! İnan Mehmet binayı boşaltmak için kimseyi götüremedim. İki amele tutup onlarla birlikte ben tek başıma boşalttım. Isparta’da bu muyduk diye çok kendi kendime sormuşumdur.” Evet, buyduk işte! Güzel zamanlarda meydanları salonları dolduran, önemli günlerde korkudan deliklere girenlerdik. Bir gün Ramazan ile konuşuyoruz. Ona mümin olmayı anlattım. Verilen sözlerde durulmasının öneminden söz ettim. Biraz önce yazdığım, bir kişiye günüyle saatiyle randevu vermişsem, bana düşen şey tam saatinde orada olmaktır. Tam saatinde orada olmayı garantilemek için beş on dakika erken gider, vaktin dolması için etrafta oyalanırım, tam saatinde arkadaşla buluşurum. Ben bunları söyledim ya! Ramazan Efendi bu olayı anlatarak Mehmet Çoban mürai demiş. Niye diye sormuşlar, demiş ki; “Adam randevu yerine geliyor ama saati gelmediği için kapının zilini basmıyor. Münafıklık değil de nedir? Madem geldin bas kapının ziline gir içeriye!” Bana bunu söylediklerinde sadece güldüm. Çünkü olayı anlamamıştı. Mesele hiç kimsenin zamanını çalmamaktı. Tam gününde, saatinde randevu yerinde olmaktı. Erken veya geç durumlar karşımızdaki insanın zamanını çalmaktan ibarettir. 

Günümüzde kurumsal iş adamları gün programı yapıyorlar. Onlar belirledikleri saatlerde görüşecekler. Kaçırdınız mı sizinle görüşmez, saati gelenle görüşürler. Eğer randevu vermiş ve saatinde gitmemişseniz, sizden bir daha randevu istemezler. Çünkü size verdikleri randevu saatini ve sizinle geçirecekleri zamanı ayırmışlardır. Hedefe ulaşmadıklarında boş yere geçmiş sayarlar. Zamanını boşa harcamamak için randevusuna riayet etmeyenleri adam yerine koymazlar. Tabii bunları MSP’li dindarlar ya da partili dindarlar anlamaz. Çünkü liderleri Necmettin Erbakan sıcakta soğukta, iyi havada kötü havada, meydanlarda bir iki saat milleti bekletmekle meşhurdur. İlan edilir, mesela Isparta’nın Atatürk meydanında saat 14:00 partinin mitingi vardır. Millet köyden kentten evinden işinden çıkar gelir. Öğle namazını Isparta’nın ulu camiinde kılarlar. Cami hemen meydanın yanındadır. Tam saat 14:00 millet hazır ve nazır bulunur. Ancak Erbakan bir türlü gelmez. Nereden hangi taraftan geliyorsa milleti peşine takmış, orada burada küçük mitingler yaparak gelir, asıl mitinge geliş saati ya 16:00 ya da 17:00 olur. İki üç saat o meydanda öyle hacı bekler gibi beklerler. İşte Kur’an okuyunca bu saygısızlığı, bu zaman çalmanın ne demek olduğunu öğreniyorum. Tam bir nifak, tam bir münafıklık! Neden mi? Meydana gelen bu millet işini bırakmış gelmiş, köyünden kasabasından gelmiş, sevmiş saymış gelmiş. Mitinge katılıp işine dönecek, aşına dönecek, evine dönecek, köyüne dönecek! Ona göre hesap kitap yapmışlar ama gelecek olan saatinde gelmez. Milletin iki üç saat zamanını çalar. Tam bir hırsızdır. Saygı duymaz. Sevgi duymaz. Bütün millete benim katımda sizin değeriniz budur. Madem beni seviyorsunuz, madem beni sayıyorsunuz, bunun karşılığında köleler gibi meydanlarda bekleyin demektedir. Kur’an okumayınca bunu anlamayız. Atalar dinine inanınca bunlara değer veririz. Çünkü atalar dini bu tür adamları bize tanrı gibi gösterir. Onların bir kul olduğunu, Müminim diyorsa Mümin olma kurallarına uyması gerektiğin düşündürmez. 

Yönetim danışmanlığı yaparken baktım patron randevulara hiç dikkat etmiyor. Toplantı odasında sunumlarda kullanılan bir beyaz tahta vardı. Bir gün oraya yazdım. “Randevu verip de randevusuna riayet etmeyen kişi hırsızdır. Randevu verdiği kişinin sevgisini, saygısını, zamanını çalar.” Patron yazıyı gördü. “Kim yazdı bunu?” “Ben yazdım!” diye cevap verdim. Bir şey diyemedi. Beş gün sonra telefon etti “Mehmet Bey, şu gün şu saatte şirkete gelirseniz sevineceğim. Bazı şeyleri görüşmem lazım!” Dediği saatte şirketteyim. Kendisi yok. Sekretere sordum: “Nerede?” “Mehmet Bey bilmiyorum!” “O zaman bana bir kahve söyle, kahve içimi kadar vakti var.” Kahvemi içtim hâlâ gelmedi. Özel arabamı kullanmıyorum. Genelde yürüyüş yapıyorum. Uzak yerlere 65 yaş hakkını kullanarak ücretsiz şehir içi tren, metro, otobüs kullanıyorum. Kahvemi içtim. Ben gidiyorum deyip şirketten çıktım. Metroya bindim eve doğru gidiyorum. Arkamdan on dakika sonra sekreter arıyor. “Mehmet Bey neredesiniz? Patron geldi!” “Eve gidiyorum. Artık bugün görüşemeyiz.” dedim telefonu kapattım. Ben telefonu kapattım patron arıyor. “Mehmet Bey sadece 15 dakika geciktim, nereye gittiniz?” “Kurusa bakmayın! Birincisi randevuda gecikme olmaz. Değer verseydiniz gecikmezdiniz. İkincisi madem gecikeceksiniz haber vermeniz gerekir. Değer verseydiniz haber verirdiniz. Sizin 15 dakika sonra geleceğinizi kim biliyor? Artık bugün görüşemeyiz.” “Peki, ne zaman görüşürüz.” “Randevu sözünüze sadık kaldığınız bir gün!”

Allah ayetinde şöyle diyor: “Onlar verdikleri sözlerden imtihan edilmeyeceklerini mi sanıyorlar?” Evet bizler verdiğimiz her sözden imtihan ediliyoruz. Belki dünyada lay lay lom hayat yaşayıp, verdiğimiz sözleri çiğner, sonra a kusura bakma deyip dalga geçebiliriz. Ancak Rabbimizin hesap günü dalga geçmek yok, lay lay lom yok. “Allah verdiği hiçbir sözden dönmez, müminlerin de verdikleri sözden dönmesini istemez. Allah verdiği her sözü yerine getirir, müminlerin de verdiği her sözü yerine getirmesini ister.” Bunlar mümin olmanın temel kuralıdır. Şunu iyi bilin ki sözlerinin önemini anlamayanlar, verdikleri sözleri yerine getirmeyi hayat memat meselesi görmeyenler mümin olma kuralını çiğnemişlerdir. 

 İşte o gün babamın delilik dediği olayda 15 genç kardeşim biz müminiz dediler. Bardaktan boşalırcasına yağan, fırtınalı, bol şimşekli, zifiri karanlık bir havada yarım saatten fazla yolu yürüyerek geldiler. Yollarda biriken sulara batarak çıkarak geldiler. Üstelik bunun bir de dönüşü vardı. Çünkü ertesi gün okula gideceklerdi. O gün hoş sohbetten sonra, içtiğimiz bolca demlik çaylardan sonra, bağımızdan gelen üzümleri, bahçemizden gelen elmaları yiyerek sohbeti bitirdik. Rabbim dönüş için çocuklara izin verdi. Yağmur dindi, bulutlar dağıldı, çocuklar kurudu! Artık dönerken Rabbimizin mükâfatıyla rahat bir yolda yürüyerek evlerine gideceklerdi. Onları kapıdan uğurlarken, gökyüzünden bizi seyreden aya şahit ol! Bugün şahit ol! Bugüne şahit ol! Rabbime şükürler olsun! Diyerek odama dönerken, kalbimin nasıl ateşlendiğini anlatmam mümkün değildi. 

Bir saatlik Kur'an okuma, arkasından çay, pasta, meyve geyik sohbetine gelme sözü verdiği halde en küçük bahanede gelmeyenler mi cihat için malıyla canıyla Allah için yola çıkacaklar?

İyi düşünün! En basit konularda bile verdikleri sözleri çiğneyenler, Allah'a biz Müslümanız senin ilke ve yasalarına uyacağız derken nelerine güvenip böyle sözleri veriyorlar? 

Yarın onlara verdikleri bu sözlerden sorulmayacak mı?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder