18 Aralık 2022 Pazar

Babam ve Ben 29

Babam soruyor: “Oğlum cebindeki bütün parayı niye verdin? Ya dediği gibi memleketine gidince göndermezse!” 

Olayın konusu Isparta’da yeni tanıştığım doğulu bir üniversite öğrencisinin geri dönüş hikâyesiydi. Birkaç sohbetimize katılmıştı. Henüz özel ders yaptığımız gruplara girmemişti. Birkaç defa arkadaşlarıyla ve tek başıma muhasebecilik yaptığım işyerine gelmişti. Çok fazla tanımıyordum. Birlikte çalıştığımız üniversiteli arkadaşlarda çok fazla tanımıyorlardı 

Bir gün gelip memlekete dönüş yapmak zorunda olduğunu ama yanında hiç parası olmadığını söyledi. Benden borç para istedi. Memleketine gider gitmez göndereceğini söyledi. Benim borç verecek hiçbir gücüm yoktu. Ancak halinde, gözlerinde öyle bir anlam vardı ki “Kaç para lâzım diye sordum.” Bana söylediği rakamdan biraz fazla yanımda nakit vardı çıkarıp verdim. Parayı verirken “Bütün param bu kadar, başka param yok kusura bakma, olsa biraz daha verirdim.” “Yeter abi!” deyip kalktı teşekkür ederek gitti. 

Çocuk gidince babam bana söylenmeye başladı: “Oğlum bütün paranı niye verdin? Hem diyorsun param pulum yok hem cebindeki parayı veriyorsun. Memlekete gidince göndermezse ne olacak?” “Baba parayı göndermeyeceğini biliyorum. Paranın gelmeyeceğini bilerek verdim. Çocuk parayı gönderecek olsaydı adresimi alırdı. Adres aldı mı? Hayır! Ben yabancı memleketlerde parasız kalmak nedir bilirim. Onun için benim işime karışma! Çocuk memlekete gidince veririm diye bana yalan söylüyor. Demek ki çocuğun yalan söylemeye ihtiyacı var. Yalan söylemeye ihtiyaç duyanlar, her zaman yalan söylerler. Ben ilk yalanında işini görür gönderirsem bana bir daha yalan söyleyemez. Önemli olan benim onun yalan söyleyip söylemediğini bilmemdir.” “Yahu deli deli konuşma! Madem yalan söylediğini biliyorsun, paranın gelmeyeceğini biliyorsun, paran pulun yok niye veriyorsun?” “Baba bazen bir yalanı savmak için insanın her şeyini vereceği zamanlar vardır. Ben cebimdeki parayı vermişim çok mu?” “Manyaksın oğlum manyaksın!” “Biliyorum baba! Her zaman akıllı olmak bazen işe yaramaz. Çok akıllılık bazen yaralara merhem olmaz. Arada bir deli olmak gerekir ki; insanların yarasına merhem olabilelim!” Babam, “Değişik!” deyip çıkıp gitti. 

Evet değişiktim. Hele babama göre çok değişiktim. Ancak o zamanlar ki genç yaşıma rağmen çok şey geçirmiştim. Çoğunlukla Isparta’da yaşamış olmama rağmen, Isparta dışına çok çıktım. Dışarıda parasız kalmadım ama parasız kalma korkuları yaşadım. 1967 yılının yazında arkadaşım Mustafa Ali ile Afyon’da parasız kaldık. Bu hikâyede başka bir hikâye! Arkadaşımla birlikte sanat okulunda birlikte okuduk. İlkokuldan beri arkadaşız. Arkadaşım Sanat Meslek lisesinin elektrik bölümünü okudu. Lise ikinci sınıfta okulun birincisi olmuş. Okul onu ödül olarak Afyon PTT müdürlüğüne stajyer olarak göndermiş. Hem de ücretli! Arkadaşım gitti. Bir gün arkadaşımdan mektubum geldi. Afyon’a gel birlikte gezelim. Cebimde fazla para yoktu. Cebimdeki parayla gittim. Otelde kalıyoruz. Bir hafta sonra arkadaşımın Afyon’daki işi bitecek, maaşını alıp Isparta’ya gelecektik. Haftanın bitmesine üç gün kala paramız bitti. Bereket otel peşin para istemiyordu. Öyle anlaşmışlar. Maaşı alınca verecek. Üç gün Afyon’da iki kişi parasız pulsuz kaldık. Ne yapacağımızı bilmiyoruz. Parasızlığımızın ilk günü sabah bir şey yemedik. Çünkü paramız yok. Bereket o zamanlar sular satılık değil. Çeşmelerden gürül gürül sular akıyor. Su içerek öğleni yaptık. Öğleyin yemek yerine su içtik. Acaba çalışanlardan para istesek olur mu diye düşündü arkadaşım. Ancak ay sonu! Zaten millette ay sonlarında para kalmıyor ki! Akşam mesaisinden çıktıktan sonra arkadaşımla Afyon’da aç susuz dolaşıyoruz. Loş ışıkların altında Afyon sokaklarında dolaşırken ben yerden beş lira buldum. Beş lira o zamanlar iyi para! İkimizde helali haramı bilen insanlarız. Karakola gidip verelim dedim. Karnımız aç. Arkadaşım iki gün bu parayla idare edelim maaşı alınca karakola gidip verelim dedi. Mantıklı geldi. O zamanlar beş lira ile lokantada iki kişi yemek yiyebilirdik. Ancak bizin daha iki günümüz vardı. Simitler 20 kuruştu. Bakkaldan biraz peynir alıp, dört simit aldık. 125 kuruş gitti. Bir çeşmenin başında yedik. İlk gün karnımız doydu. Ertesi gün aynı şeyi yaptık. Günde bir öğün simit peynir su! Üçüncü gün bitti. Ertesi günü uğrayıp maaşı alacak. Ertesi günü maaşını aldı. Otel borcunu ödedik. Isparta’ya malzeme taşıyan PTT kamyonuyla geldik. İnanır mısınız? Yolda bulduğumuz beş lirayı kaybettik. Hâlâ bu olayı unutamam! Yabancı bir yerde, parasız pulsuz kalmıştık. Beş lira bulduk. İhtiyacımızı gördük. Güya maaşı alınca beş lirayı karakola verecektik ama biz unuttuk. Afyon Isparta arasında yolda kaybettik. Durduğumuz benzinlikte mi, mola verdiğimiz bir subaşında mı bilmiyoruz. Isparta’da kalan parayı saydığımızda beş lira eksik çıktı. 

Bu olay aklıma geldiği her zaman şöyle derim: Lazım olduğu zaman geldi, unuttuğumuz zaman gitti! 

Arkadaşlarımın bazılarının yabancı şehirlerde parasız pulsuz kalışlarını bilirim. Hele dayımın (aynı zamanda kayınpederim) bir arkadaşı vardı. Onun muhasebeciliğini yapardım. Gençlik çağlarında dayımla birlikte çok evden kaçmışlar. Neredeyse Türkiye’yi şehir şehir dolaşmışlar. Parasız pulsuz çok aç kalmışlar. Dayımın arkadaşının babası fırıncıydı. Babasının yanında fırıncılık yaptığı için parasız kaldıkları zaman fırıncılarda, lokantalarda, kahvehanelerde çalışmışlar. Tabi iş verirlerse! Çok parklarda, kuytu ev köşelerinde yatmışlar ama hiç hırsızlık yapmamışlar. 

Babam bana yalan söylediğini bilerek niye veriyorsun diyor ama benim bildiklerimi bilmiyor. Benim yaşadıklarımı bilmiyor. Evet, çocuk bana parayı göndermeyecekti. Bunu hissetmiştim. Ancak Isparta’da parasız kalmıştı. Parasız kaldığına ve memleketine gideceğine dair sözleri yalan değildi. Aile durumu iyi değildi. Zaten onun için okulunu bırakıyor, memleketine gidiyordu. Memleketinden olumsuz haberler almıştı. Böyle bir durumda memlekete gidecek, çalışıp para kazanacak, ailesini olumsuz durumdan kurtaracak! Bu şartlarında nasıl parayı gönderebilsin ki? 

Dua edelim ki dürüstler yalan söylemek zorunda kalmasın! Dürüstler bilerek yalan söylemez. Dürüstler çaresizlikten dolayı yalan söyler. Çaresizliğine sebep ise baş edemedikleri olaylarla karşı karşıya gelmeleridir. Böyle bir durumda insanlar akıllı, mantıklı davranamazlar. Mesela çocuk şöyle diyebilirdi. “Abi memlekete gidince göndermeye çalışacağım. Ancak durumun ne olacağını bilmiyorum. Aldığım haberlere göre durum çok kötü! Gönderemezsem hakkını helal et!” Böyle söylese yalan söylemiş olmayacak ama böyle söylese belki para alamayacağını düşünerek yine çaresizliğe düşecek. 

Hayat tecrübelerim bana şunu öğretti. Hep akıllı davranmak gerekmez. Bazen akıldışı davranmak, kalbin sesine göre hareket etmek gerek. Eğer hep akıllı davranarak iş yaparsak o zaman insan ilişkileri sekteye uğrar. Ancak kalbin sesine kulak verirsek, vicdanen rahatsız olmayacağımız olaylara sahip oluruz. 

Şevket Demirel’in yanında çalışırken bir olaya şahit oldum. Bir inşaat şirketi vardı. Ona her gün bir iki kamyon inşaat kerestesi gönderiyoruz. Adamın borcu çok fazla şişmişti. Aldığımız senetler dönmeye başladı. Bir taraftan senetleri ödenmiyor, diğer taraftan sürekli kereste gönderiyorduk. Borcu sürekli artıyordu. Bir gün Şevket Demirel ile hesapları kontrol ederken Muhasebe Müdürümüz Kenan Bey geldi. Tam o sırada o müteahhidin hesabını kontrol ediyoruz. Kaç senet döndü, daha dönecek kaç senedi var. Gönderilecek siparişleri ne kadar kaldı. Hepsini gönderirsek borcu ne kadar olacak. Kenan Bey araya girdi. “Abi bu adam para ödemiyor ama biz sürekli kereste gönderiyoruz. Göndermezsek olmaz mı?” Şevket Demirel’in cevabı ilginçti: “Bu adam dürüst bir adam. Şu an işleri sekteye uğradı. Bir de ben malını kesersem iyice bocalar. O zaman bir daha ayağa kalkamaz. Ticaret her zaman kazanmaktır ama sadece kazanmak değildir. Ticarette kazanmak için karşılıklı kazandırmak gerekir. Ben destek vererek bu adamı ayağa kaldıramazsam iyi dürüst bir müşteriyi kaybederim. Onun için ayağa kaldıracağım sonra oturup hesaplaşacağız. Sakın benden habersiz mal göndermeyi durdurmayın!” Şevket Demirel’in bu mantığı bana yeni bir yol göstermişti. Demek ki insan bilerek riske girebiliyor. Çünkü riske girmezse riskli olanları yok edecek. Hâlbuki ticaret karşılıklı kazançlardan oluşuyor. Her riskli olanı bir tekmede biz vurarak batırırsak, ticaret adamı değil, batıran adam olarak ortaya çıkarız. Hâlbuki biz ticaret adamıyız. Karşılıklı kazanarak yürüyeceğiz. 

Bu felsefeyi farklı bir açıdan pazarlama faaliyeti yapan şirkette müdürlük yaparken uyguladım. Nasıl mı? Hiçbir yaptırdığımız bir iş için vadeli ödeme yaptırmadım. Her zaman peşin ödemeyi tercih ettim. Bazılarının yaptığı gibi peşin ödemeyle anlaşıp, bir iki hafta, bir iki ay sallamayı hiç düşünmedim. Çünkü ben yaptırdığım işin karşılığını anında, adamın alnındaki ter kurumadan verirsem, adam kazanacak, emeğinin karşılığını alacak, işini yürütecek, çoluk çocuğuna bakacak. Ben adama borcumu ödemede geciktirmeler yaparsam adamın işi bozulacak, ödeme dengeleri altüst olacak. Belki ödeme dengeleri bozulduğu için senetleri protesto olacak, çekleri geri dönecek. Piyasadaki itibarı kaybolacak. 

Hayata insanca bakmaya başladığımız zaman, yaşamak için yaşatmalısın kuralı iş başına geçiyor. Hâlbuki zulüm denilen şey yaşamak için yok etmelisin esasına dayanıyor. İnsanların çaresizliğinden yararlanmak ilk anda açıkgözlülük gibi gelebilir, ancak insanların çaresizliğinden yararlanmak zulümdür. Zulüm yapıp zalim olarak yaşayabiliriz. 

Peki, zalim olursak insan olabilir miyiz? 

İnsan olabilmek için zulümden uzak durmalıyız. Yaşamak için yaşatmalıyız. Paylaşabilmek için paylaşmalıyız. Ticaret alışveriştir. O zaman bu alışverişten tek taraflı kazanamayız. Tek taraflı kazanmaya kalkarsak bir taraf zarar edecektir. Zarar eden taraf yok olacaktır. Ticaret yok etme savaşı değil, birlikte kazanma savaşıdır. Birlikte kazanırsak o zaman ticaret yapacak insanlar bulabiliriz. İşte Şevket Demirel’in sözlerinden öğrendiğim ders buydu.

Afyonda parasız kaldığımız günlerin anısı, memleketine gidecek çocuğun gözlerindeki parasızlığı görmüştü. Biliyordum. Bizim beş lirayı unuttuğumuz gibi, çocukta bana göndereceği borcunu unutacaktı. Çünkü insandık. İnsan olarak rahatladığımız zaman acizlikte verdiğimiz sözleri hep unutuyoruz. 

Allah ayetlerinde böyle demiyor mu? 

İnsanlar darlıkta yoklukta acizlik yaşarlar. Acizliklerinde Allah’a dönerek yalvarırlar. Allah onlara yardım eder de acizlikten kurtulurlarsa Allah’ı unuturlar. Bütün dualarımız böyle değil mi? 

Dualarımız iki yönü var. Birincisi; yönü acizliklerimizde yapıp, güzel zamanlarda unuttuğumuz konular. İkincisi; güzel zamanlarda riyakâr, ikiyüzlü yaptığımız dualar. 

Merak ediyorum: Gerçek duaları ne zaman yapacağız. 

Her zaman hesaplı kitaplı olmak iyi değildir. Arada bir hesapsız kitapsız olmak gerekir. Rabbimize bakınız! Ne kadar hesapsız kitapsız bolca bize nimetler veriyor. Dünya binlerce yıldır var. Yeryüzünde insanlar binlerce yıldır yaşıyor. Bugün için dünyanın nüfusu sekiz milyarı buldu. Belki gelecekte yüz milyarı bulacak. Ancak ekonomistler, fikir adamları ne diyor? Dünyayı açlığa yokluğa sevk eden dünya değil. Dünyadaki doymak bilmez açgözlü insanlar. Aslında Allah’ın verdiği milletler sekiz milyar insanı rahatlıkla doyuracak ama açgözlü insanlar insanların elinden ekmeğini, boğazından yemeğini alıyorlar. 

Rabbimiz ayetinde bize bazı şeyler öğretiyor. Arlı, onurlu insanlar istemez. Onların durumunu siz hallerinden anlarsınız. Ne çok arlı, onurlu insan vardır ki; cebinde parası yokken zenginler gibi dolaşır. Böyle dolaşır ki onu yoksul sanıp bir şeyler vermeye kalkmasınlar. Eğer ben alırsam veya almak zorunda kalırsam başka bir yoksulun hakkını almış olurum. Bir ülkede varlıklıyken bile hırsızlık yapanlar varken, milletin malına mülküne göz dikenler varken, böyle arlı, onurlu insanların olması manidar değil mi? 

İnsanlar diyor ki; “Gözler kalbin aynasıdır.” O zaman biz insanlara düşen insanların gözlerinden kalbini görebilmeyi öğrenmek gerekir. Eğer bunu becerebilirsek insanların gözlerine bakarak yalan mı doğru mu söylüyor biliriz. Yalan söylüyorsa bile hangi çaresizlikle söylediğini anlarız. 

Rabbimiz ayetiyle bize bildiriyor: “Size okunan ayetler basirettir.” (Araf: 203) Basiretin tarifini kalbin gözleriyle bakmak olarak tarif edenler var. Basireti kalp gözü olarak çevirenler var. Basiretin tarifini her şeyin esasını kavramak olarak anlatanlar var. Velhasıl Allah ayetleriyle bize gerçekleri öğretiyor. İnsanların gerçeklerini, olayların gerçeklerini öğretiyor. 

Onun için biz insanların akıllı, bilinçli ve kalbimizle insanların gözlerine bakarak kalbini okuyabilme şansımız var. Allah’ın verdiği bu özelliği kullanmak, daha iyi, daha doğru, daha açılımlı olmak gerekmez mi?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder