Babam avluya oturmuş kara kara düşünüyor. Selam verdim duymadı. Tekrar selam verdim. Bana dalgın gözlerle baktı. Sanki bir şeyler söyleyecekti ama söyleyemiyordu. Belki de bir baba olarak nasıl söyleyeceğini bilemiyordu. Bir zamanlar çatır çatır her şeyi söyleyen, hiç utanmadan arlanmadan düşünmeden küfreden, eli dayaklı babam sanki başka bir kişiliğe bürünmüştü. Eski babadan eser kalmamıştı. Belli ki büyük bir derdi vardı ama derdini açmakta zorlanıyordu. Israrla “Ne oldu baba? Neyin var?” diye sormamdan sonra “Oğlum şu halı meselesi vardı ya!” “Eee ne oldu?” “Satıp da parasını alamayacağımız halıları aldığımız adam sıkıştırıyor. Param yok pulum yok. Ne yapacağımı şaşırdım? İşin içinden çıkamadım!” “Kim o? Ben tanıyor muyum?” “Evet! Bizim köylü Mehmet Ali!” “Halıları vadeli almamış mıydın?” “Vadeli aldım da parayı alamayınca nasıl ödeyeceğiz? Adam duymuş sattığımız adamın dolandırıcı olduğunu! Dün benim yanıma gelip sordu. Borcunu ödeyebilecek misin? Ben de inşallah dedim ama elimde sermaye yok ki yeniden halı alıp satarak kazanıp ödeyeyim!” “Yarın birlikte gidelim. Ona bir şey teklif edeyim!” “Ne teklif edeceksin?” “Yarına kadar düşüneyim!”
Konuştuğumuz olayın sebebi dolaylı olarak bendim. Hani ben olmasam da babam aynı sonuçla karşı karşıya gelecekti. Çünkü benim babam borcuna ölümüne sadıktı. Hiçbir zaman bakkala hesap yazdırmazdı. Vadeli hiçbir şey almazdı. Ancak halıcılığa başlayınca parasıyla biraz halı alır, biraz da vadeli alarak satardı. Birkaç defa bu yöntemle batırmıştı. O dönemler Ispartalı halı üreticileri güvendikleri insanlara vadeli halı satarlardı. Zaten evimizde iki tezgâh vardı. Kendi halılarımız, babamın parasıyla aldığı halılar, biraz da vadeli halı almayla Isparta dışına iyi halı satardı. Ancak babam temiz kalpliydi. Saftı! Hemen sözlere inanırdı. Onun için babama çok borç taktılar. Birkaç defa elindekini avucundakini kaybetti. Ancak kaybedişlerinde genelde parasıyla aldığı halılar olduğu için sarsılmamıştı. Ancak bu sefer sarsıldı. Zaten üç sene önce beni evlendirmeye kalkmışlar, yine aynı durumla iflas bayrağı çekmişti. Bu nedenle bir gün babama “Baba vadeli halı satacağın zaman bana haber ver. Ben Isparta dışındaki müşterileri araştırayım. İyi ise verelim. Belli ki seni kandırıyorlar. Senin iyi tarafını kullanıyorlar.” Tamam demiş ve kitapçılığa başladığım sene halı almak isteyen bir müşteriyle yanıma gelmişti. “Oğlum bu arkadaş benden yüz bin liralık halı istiyor.” Birlikte babamın dükkânına gittik. Adamın ismini adresini aldım. İzmir’de iş yapıyorlardı. İzmir’e geldim bildiğim usul bankalardan çevresinden araştırdım. Herkes iyi adamlar, borçlarını ödüyorlar dedi. Meğer organize dolandırıcılarmış. Bankalar dâhil herkesi kandırmışlar. Önce borçlarını ödeyerek piyasa ediniyorlar. Sonra birden bire vurup kaçıyorlar. Taktikleri bu! Organize bir çete aralarına güzel yüzlü birini alıyor. Hani melek yüzlü şeytanlardan! Öne onu çıkarıyorlar. Öne çıkardıkları adam tertemiz. Ona her şeyi aldırıyorlar. Sonra hırsızlık malı gibi ucuza peşin satıp geçiyorlar ve ortadan kayboluyorlar. Bizim önümüze çıkardıkları da Mehmet isimli melek yüzlü, tertemiz bir çocuktu. Görseniz canınızı emanet ederdiniz. Eli ayağı düzgün, konuşmaları güven verici, efendi biriydi. Benim kitapçı ortağım da etkilendi. Babam yüz bin, kitapçı ortağım 125 bin tam 225 bin liralık mal sattık. Bize verdikleri ilk 30 bin liralık çeki ödediler. Babamın ilk 20 bin liralık senedini ödediler. İlk senet ilk çek ödenince iyi bir müşteri kazandık diye seviniyorduk. Halıları baya da kazançla satmıştık. Ancak sonraki senetler, çekler ödenmedi. Babama 80 bin, benim kitapçı ortağa 95 bin lira taktılar. Yani bizi toplamda 175 bin lira dolandırdılar. Olay 1975 yılında olmuştu. O dönemler 195 bin lira para çok iyi para! Neredeyse beş tane daire parasıydı. Babamın sattığı 100 bin liralık halının 20 bin lirası ödenmişti. Babamın borçla aldığı halılar 30 bin liraydı. Elinde hiç ir sermaye kalmamıştı. Zaten yeni bataktan kurtulmuş baban ne yapacağını şaşırmıştı.
Birlikte babamın halı aldığı bizim köylü Mehmet Ali’nin yanına gittik. Mehmet Ali ise fakir bir çocuktu. Kimi kimsesi yoktu. Ahlakı çok düzgün biriydi. Isparta’ya gelip halı ipi satan bir iş adamının yanına işe girmişti. Üç dört yıl çalıştıktan sonra patronu çok beğeniyor. Mehmet Ali’nin de kimi kimsesi yok, parası pulu yok, arkası yok. Patronunun evlenme yaşını geçmiş kızı varmış. İkisini evlendiriyor. Yani işçisini kendine damat yapıyor. O dönemlerde bir kızın yaşı 20 yaşını geçmişse evlilik yaşını geçmiş sayılıyordu. Ancak üniversiteye giden kızların yaşları 20 yaşını geçiyordu. O dönemler üniversiteye giden kızlar ise neredeyse yok denecek kadar azdı. Üniversiteye gidenler ise genelde zenginlerin kızlarıydı ya da belirli mevkii, makamı olan memurların veya doktor, hâkim, avukatların kızlarıydı. Onlar da zaten üniversite de taliplerini üniversiteli arkadaşlarından buluyorlardı. Yani onlar için sorun yoktu. Ancak halkın kızları 20 yaşını geçti mi evde kalmış muamelesi görüyorlardı. Mehmet Ali’nin patronu 20 yaşını geçtiği için evde kalan kızını kimi kimseyi, parası pulu olmayan Mehmet Ali’ye vererek kurtulmuştu. Tabii bu durum Mehmet Ali’ye yaramış. Birden bire patron olmuş. Kayınpederi yaşlanınca hem Isparta halısı iplerini satıyor, hem halı satarak ticaret yapıyordu. Ticareti kayınpederinden öğrendiği için babam gibi kandırılmaya müsait değildi.
Mehmet Ali’ye durumu anlattım. 30 bin lira borcumuzu eğer izin verirse aylık takside bağlayarak ödeyeceğimi söyledim. Babamın verdiği senetleri geri vermesini istedim. Hâlbuki senetlerin vadelerine daha vardı. Cebime de 2 bin lira para koymuştum. Onu verdim. 28 bin liralık 14 tane senet yapmasını, her ay 2 bin lira ödeyeceğimi söyleyerek ikna ettim. Böylece sebebi olduğum borçtan babamı kurtardım. Tabii babamın kendi sermayesi gitti. Babam borçtan kurtulduğu için seviniyordu. Bana dönüp “Oğlum ben sana sonra bu paranın hepsini ödeyeceğim.” dediyse de ben almazdım. Saflığıyla her zaman birileri tarafından borç takılmaya devam etti. Nedense borcuna sadık, dürüst insanlar ticarete girdiklerinde açıkgözler tarafından sürekli kazıklanıyorlar. Onun için ben hep derim. Bu düzende borcuna sadık, dürüst, samimi, saf insanlar ticarete girmesin. Yani vadeli satarak iş yapılacak bir ticarete girmesin. Al kuzum ver kuzun, peşin al peşin sat işlerine girsinler.
Babam yıllarca alkolik halıcının yanında çalışmış olmasına, daha sonra yıllarca Demirellerin hali mağazasında çalışmasına rağmen ticarette başarısızdı. Halı ipi ve halı satan bir dükkân açmıştı. Halı ipinden kazanıyor, halıcılıktan batırıyordu. Halı ipini Isparta’ya satıyor, halıları Isparta dışına satıyordu. İnsanların konuşmalarından etkileniyor, hemen kanıyordu. Hiç şeytanca düşüncesi yoktu. Kendisi hiç kimseye borç takmayı düşünmediği için, kimseyi kandırmayı amaçlamadığı için, başkalarını da öyle zannediyordu. Hâlbuki kaç defa kandırılmıştı ama bir türlü ders almamıştı. Seksenli yıllarda askerden geldikten sonra yanına Muhasebeci girdiğim Mustafa kardeşim halı mobilya satıyordu. Birlikte halı satmak için çok Türkiye’yi dolaşmıştık. Malatya’da birine Malatyalı bir arkadaşın referansıyla halı vermiştik. Adam ödememiş. Mustafa kardeşim gidip halıları almış gelmiş. Benim haberim yok. Benimle buluşmak için babamın dükkânına geliyor. Seksenli yıllarda babamın dükkânı Çarşamba günleri halk pazarının kurulduğu yerdeki belediye dükkânlarındaydı. Birlikte orada çalışıyorduk. Ben muhasebecilik yapıyordum. Babamsa kullanım nedeniyle çürüyen, bozulan halıları tamir ediyordu. Arada halı da satıyordu. Mustafa dükkâna gelince ben yoktum. Babamsa Malatya’ya halı satmış, göndereceği halıları ayarlıyor. Balya deriz, beş altı halının birleştirilerek bağlandığı halılara halı balyası deriz. Babam halıları balya yapıyor üzerlerine adres yazıyor. Mustafa adresi görmüş. Borcunu ödemediği için halıları alıp geldiği adam. Babama diyor ki; “Hasan amca! Ben bu adama halı sattım. Adamın işi iyi değil. Kendisi iyi ama borçlarını ödeyemiyor. Ben sattığım halıların parasını alamadım. Onun için halılarımı alıp geldim. Sen bu halıları gönderme bu adam sana borcunu ödeyemez. Adam iflasın eşiğinde!” Babam “Dürüst adamlardan zarar gelmez. O adam çok dürüst bana parasını öder.” diyor. Ben geldiğimde Mustafa yoktu. Babam “O arkadaşın olacak Mustafa geldi. Seni sordu. Bir de benim işime karışıyor. Kıskanıyor mu ne? Benim müşteriye laf söylüyor. Borcunu ödeyemiyormuş. Adamı ben gördüm. Birlikte yemek yedim. Çok dürüst bir adam! Senin arkadaşın ticaretten anlamıyor.” dedi. Güldüm; “Baba! Mustafa ticaretten anlamıyor öyle mi? Yahu o adam sineğin yağını hesaplar. Sen onun dediğini yap! Halıları gönderme!” “Ben halıları ambara verdim.” “Vallahi ne diyeyim? Bence halılar gitmediyse al gel!” “Sen de anlamıyorsun ticaretten!” deyip dediğimi yapmadı. Sonunda Malatyalı da borcunu ödemeyip taktı.
Onun için hep diyorum. Borcuna sadık, dürüst adamlar iş seçersen vadeli alıp, peşin sattıkları bir iş kursunlar. Çünkü dürüst oldukları için borçlarını hep ödeyecekler ama peşin sattıkları için alacaklı olmayacaklar. Dürüst adamlar böyle işler kurarlarsa kazanırlar. Ancak dürüst adamlar peşin alıp, vadeli satılacak iş kurarlarsa batarlar. Çünkü alacaklarını toplamakta kapitalistler gibi davranamazlar. Onlar alacaklarını alamasalar bile icraya verip vermemekte tereddüt yaşarlar. Adamın çoluğu çocuğu vardır. İşi iyi gitmemiştir deyip yine de iyi niyetli düşünürler. Hâlbuki dolandırıcılara çatmışlardır. İyi insanlar dolandırıldıklarını bile, polisler dolandırıcıları yakaladığında, mahkemeler haklarında karar verdiğinde, cezaevlerine tıkıldıklarında vay be dolandırıcılarmış derler. İyi insanlar dolandırıcılar hapse girinceye kadar dolandırıcı olduğuna inanmazlar. Hep işleri iyi gitmemiştir, biz de vurup kötülük yapmayalım diye düşünürler. Gerçi şimdiki satış düzeninde kredi kartları çıktı. Artık satıcıların alacak toplama derdi kalmadı. Kim ne derse desin kredi kartı uygulaması, beyaz eşya, halı mobilya satış mağazaları, elektronik malzeme satış mağazalarını, inşaat araç gereklerini satanları rahat ettirdi. Hatta bakkallar bile rahat. Marketler zaten hesaba yazmıyor. Benim muhasebecilik yaptığım yetmişli seksenli yıllara göre esnaflar şimdi çok rahatlar. Şimdiki mücadele müşteri kapma yarışı ve enflasyona karı yapılıyor.
Babamın derdine çare olmuştum. Borçlarına senet vererek kapattım. Her senedi kendim ödedim. Yine de babam bazı senetleri ödemeye kalkmış. Mehmet Ali abiye tembih etmiştim. Mehmet ali benden on yaş falan büyüktü. Sakın babamdan alma! Benim sözümü istinaden almamış. “Hasan amca! Benim hesabım oğlunla, seninle hesabım kalmadı.” demiş. Babam bana söylemiyor. Babamın gelip senet ödemeye kalktığını Mehmet Ali Abiden öğreniyorum.
Benim işlerim yoğundu. Sabahları işe geç gidiyor. Akşamları gece eve geliyordum. Kitabevini ortağım sabah namazında açıyordu. Bense gece kapatıyordum. Öğleye doğru işe geliyordum. Ortağım ise akşam ezanında gidiyordu. Böylece sabah namazından sonra açılan, gece kapanan bir kitabevimiz oluştu. Bu durum çok işimize yaradı. Çok kitap sattık. Özellikle bahar ve yaz aylarında dışarıya gezmeye çıkanlara çok kitap sattık. Öğrenciler hemen her saat gelip ihtiyaçlarını alabiliyordu. Sabahları ve akşamları bütün kitapçılar kapalıyken bizim açık olmamız artık halkın bilgisindeydi. Onun için sabah ve akşamları ilk uğranacak kitapçı biz oluyorduk. Ticarette bu önemlidir. Bir iş yerinin halka uyanık olduğu her saat hizmet vermesi iyidir. Dönüşümlü çalışarak başarılabilir. Okul sezonlarında çocuklar okula giderken kapalı bir kitapçı müşteri kaybetmiştir. Akşam kapanan bir kitapçı akşamları sokağa çıkanları kaybetmiştir. Sadece gündüz saatlerinde hizmet veriyorduk. Biz ise neredeyse günümüzdeki tabirle 7/24 kitapçılık yapıyorduk. Bu nedenle babamla çok az görüşüyorduk. Sabah, öğle, akşam yemeklerinde karşı karşıya değildik. Aramızda iş duvarı öyle bir hal almıştı ki sanki ben evi sadece yatmak için otel niyetine kullanıyordum. Zaten İslam adına çalışmalarımız olduğu zaman gece bir ikiden önce eve gelmiyorduk.
1970 doğumlu erkek kardeşim benden 19 yaş küçüktü. Bazen babamın dayaklarından söz ettiğimde, “Babam dövmez ki!” derdi. Şanslı çocuk! Alkolü bırakan, namazını kılan, orucunu tutan, küfrü bile terk eden bir babanın zamanına rastladı. En küçük kız kardeşim akıl yetersizliğiyle doğdu. Konuşamıyordu, kulakları az duyuyordu. Aklı yoktu. Diğer çocuklar gibi normal bir gelişim süreci göstermedi. 35 yaşlarında öldüğünde hâlâ aynı durumdaydı. Yemeğini kendisi yiyemez, altına yapardı. Hastalıklı kardeşimiz olduktan sonra nedendir bilinmez, annem de babam da çocuk üzerine çok düştüler. Tamamen huyları tüyleri değişti. Ölünceye kadar kardeşime öyle baktılar ki; hayret vericiydi. İnsan aklının olmadığı zaman nasıl bir varlık olacağına bizzat şahit oldum. Hiçbir yeteneğini gelişmiyordu. Duysa bile duyduklarını anlamıyor. Dili gelişmiyor. Hareketleri olgunlaşmıyor. Bir hayvan gibi gelişiyordu. En küçük kız kardeşim tam bir hayvan gibi hareket ediyordu. Ona nasıl baktıklarını, kahrını nasıl çektiklerine şahidim. Annem babam hiç şikâyet etmediler. Nedendir bilmem! Hatta annem kardeşimin hastalığını hiç kabul etmedi. Sanki hastalığını kabul ederse kendisinde bir eksiklik olacağını kabul edecekti. Rabbimin insanları ne ile terbiye edeceğini kestirmem zor. Zaman zaman düşünmüşümdür. Acaba annemle babamın terbiyesi de bu muydu? Onların asıl imtihanları bu muydu? Mustafa Kardeşimin babası Ömer Amca şöyle derdi: “Allah babana sırf o çocuğa baksın diye ömür vermiş.” Gerçekten öyleydi!
Ailemde ve çevremdeki gözlemlerim bana şu sözleri söyletiyor: Kadınların kırk yaşından sonra çocuk sahibi olmaları riskli. Erkeklerin elli yaşından sonra çocuk sahibi olmaları riskli! Bunu niye söylüyorum: Biz toplamda yedi kardeşiz. Üç kardeşimiz öldü. Küçüğümün küçüğü bebekken bakımsızlıktan öldü. Onun hikâyesinden söz etmiştim. Hasta yatarken annemle babamın itişmesi sonucu bir kış günü annemin hasta çocuğu ve bizi babasının evine gitmek için evden kaçtığı zaman iyice kötüleşmişti. Biz köye yetişemeyiz diye yarı yoldaki bağ-bahçedeki derme çatma evde gecelemiş, ertesi gün köye gitmiş, babam oraya gelmiş bizi getirmişti. Doktora gitmek yok, ilaç takviyesi yok, bakım yok, küçüğümün küçüğü ölmüştü. Şu an yaşasaydı 66 veya 67 yaşlarında olacaktı. Onun hastalığını normal bir hastalık sayıyorum. Ancak annemin kırkından sonra olan kardeşlerim sağlıklı değildi. En küçük kız kardeşimiz akıl yetersizliğinde doğdu 37 yaşına kadar hayvanlar gibi yaşadı. Onun büyüğü erkek kardeşim MS hastalığından vefat etti. Bazı tıbbı makalelerde okumuştum. Çocuklara geçen gen yapıları, annelerin babaların gençlik çağlarında daha sağlam oluyor. Anneler babalar yaşlandıkça kendilerinde sorunlar ortaya çıkarken, genleri de zayıflıyor, hastalıklı hale geliyor. Bu durum kırkından sonra çocuklara yansıyor. Böyle bir durumu çocukken bayramlarda köye gittiğimde de duyardım. Elini öptüğümüz bazı dedelerimiz şöyle derdi: “Bir ben kaldım. Altı kardeşimi toprağa verdim.” Kimi beş kardeşini, kimi dört kardeşini, kimi üç kardeşini toprağa verdiğini söylüyordu. Kendileri ayakta, yaşları yetmiş, seksen, doksan! Kardeşlerini yıllar önce toprağa vermişler. Eskilerin çocuklarını neredeyse çocuk yaşta buluğ çağına erişince evlendirmelerinin neden bu olabilir mi diyeceğim ama o günkü insanlar buna cahilce yapıyorlardı. Çünkü çocuk yaşta evlenenler, doğum kontrolü bilmeden sürekli çocuk yapıyorlar, bir anne yedi sekiz dokuz çocuğa sahip oluyordu. Çocukların bazıları anne kırkından sonra oluyordu ki bu nedenle dedeler, kardeşlerimi toprağa gömdüm diyordu. Yine de kesin bir şey söylemeyeyim. Ancak benim gözlemim bu yönde! Kadın kırkından, erkek ellisinden sonra çocuk sahibi olursa çocuklar riskli doğuyor. Onun için tavsiyem odur ki; gençken nesiller edinin! Ne olur ne olmaz.
Bir gün İzmir’de iken yönettiğim bir işe bayan bir muhasebeci aldık. Kadın tecrübeli bir muhasebeciydi 44 yaşındaydı. Yeni evlenmiş. Henüz çocuğu yok. Bir gün şahsi mülakata aldım. Yöneticiler bazen böyle şeyler yapar. Personelini tanımak ister. “Niye geç evlendin?” “Böyle nasip oldu! Ben de isterdim genç yaşta evlenmek ama bir türlü kısmet olmadı. Otuz yaşına kadar her şeyde kusur aradık. Evlenmeyi düşünmedik. Otuz yaşını geçince evlenmek istedik. Evlenme havasına girince sineğin yağını hesap ettik. Böylece kırkı geçtik.” “Peki, çocuk düşünüyor musun?” “Elbette!” “Şimdi diyeceklerimi iyi dinle! Sen muhasebecisin benim temelim muhasebe! İkimiz de hesap kitap adamıyız. 46-47 yaşında çocuk sahibi olsan diye başlayalım. Bilim adamları bu yaşlarda çocuk tavsiye etmiyor. Çocuğun sağlıklı doğacağı endişeleri var. Diyelim ki çocuk sağlıklı doğdu. Büyüyecek, okullar okuyacak, erkek olursa askere gidecek gelecek. Senin gibi otuzlu yaşlarda evlenmeyi düşünürse ve sen 46 yaşında anne olsan, çocuk evlenmeyi düşündüğünde sen Allah ömür verirse 76 yaşında olacaksın! 76 yaşında bir anne çocuğuna ne verebilir?” “Ya Mehmet Bey, bana böyle şeyler söylemeyin. Benim 75 yaşında annem var. Dizleri tutmuyor, hastalıklardan gözünü açamıyor, neredeyse her ay doktora gidiyoruz. Ben hiç bu gözle bakmamıştım. Şimdi siz deyince düşünmeye başladım. Bu yaştan sonra anne olmak çok iyi değil.” “Hani o zamana kadar yaşarsan neyse, vefat edersen ne olacak? Çocuk tek başına ne yapacak? Zaten eşin seninle aynı yaşta ise aynı durumdasınız.” “Maalesef eşim benimle aynı yaşta değil, o 55 yaşında!” “Yani çocuğunuz olursa ve otuz yaşına gelirse babası 85 yaşında olacak öyle mi?” “Maalesef!” “Neyse! Bu konu özel bir konu! En iyisini siz eşinizle birlikte düşünürsünüz.” deyip işi başka yöne çekmiştim. Ancak akıl ne diyor? Eğer anne baba olmak sorumluluk sahibi olmak ise, sorumluluklarımızı yerine getirecek güç ve kudrette iken annelik babalık iyidir. Ancak ecel elimizde değildir. Genç yaşta da vefat eden anneler babalar var. Ben aklımı, aklımızı normal şartlarda düşünelim diye akıl yürütüyorum. Değilse istisnai konular genel düşünceyi bozmuyor.
Baba olmak kolay değildir. Hani fıtri olarak çok kolaydır. Ancak babalık görevlerini yerine getirerek baba olmak kolay değildir. Bir bakıma babalık görevlerini yerine getirerek baba olmak, ömür boyu sorumluluk üstlenmektir. Ben nice babalar gördüm. Hasta yatağında, hatta yoğun bakımda yatacak, doktorlar umudunu kesmiş, yakınlarına umut yok diyor, baba hâlâ çocuklarım ne olacak diyor. Çocuklarım dedikleri de kazık kadar adamlar, kazık kadar kadınlar. Çoluk çocuğa gark olmuşlar. Babam hastalanmış yoğun bakıma alınmıştı. İzmir’den Isparta’ya apar topar gittik. Yoğun bakımın kapısında yoğun bakım doktoruyla karşılaştım. “Doktor hanım! Ben içeride yatan Hasan Çoban’ın oğluyum. İzmir’den şimdi geldim. Biliyorum, yoğun bakımdaki hastaları ziyaret yasak ama sizden rica etsem görüşebilir miyim?” Sağ olsun doktor izin verdi. Beni içeriye alarak babasıyla görüşsün dedi. Babam yoğun bakımda yatıyor. Ancak diri, dinç, kendinde! Beni görünce yüzüne gülücükler dağıldı. “Ne zaman geldin? Hoş geldin!” “Şimdi geldim baba! Nasılsın?” “İyiyim de beni burada boşuna tutuyorlar. Evde biliyorsun hasta kardeşin var.” “Baba hasta kardeşimden sana ne? Sen iyi olmana bak. Bak üç kız kardeşim Isparta’da, bir erkek kardeşim Isparta’da, bir ben İzmir’deyim. Aramızda anlaşırız çocuğa bakarız. Sen iyileşmeye bak. Çabuk iyileş. Ben seni gördüm iyisin. İzmir’de işim var. Eşim burada kalacak. Hastaneden çıkınca seni İzmir’e götüreyim. Oralardaki doktorlara göstereyim.” Bu ara hemşire yanımıza geldi. “Baban yemek yemiyor. Bu nedenle iyileşmez. İyileşmesi için yemesi lâzım.” “Baba niye yemiyorsun?” “Oğlum hemşireler altımı alıyor. Utanıyorum!” Hemşire bunu duyunca; “Aşk olsun amca! Ben senin kızın değil miyim? Altını almak bizim görevimiz. Yeter ki ye! Ben asla altını almakla gocunmam! Eğer bu nedenle yemiyor içmiyorsan çok üzülürüm.” Hemşire bunu deyince babam “Tamam yiyeceğim!” dedi. Babamla anlaştık. Yoğun bakımdan çıkınca Isparta’ya gelip İzmir’e götürecektim. Hasta kardeşimizin bakımı için de kardeşlerimle anlaşacaktık. Gerekirse bir bakıcı tutacaktık. Zaten devlet hasta olduğu için bakım parası ve bez, ilaç veriyordu.
Rahatlamak aslında çok tehlikeliymiş. Benim babama sözlerim rahatlamasına neden oldu. Çok iyi bir şekilde ayrıldık. Hatta yoğun bakımdan çıkınca, “Babam çok iyi! Altımı alıyorlar diye yemek yemiyormuş. Şimdi yemek yemeye başladı. Yoğun bakımdan çıkınca İzmir’e götüreceğim. Hasta kardeşimize sırayla bakmak için aranızda anlaşma yapın!” diye kardeşlerime tembih ettim. İki çocuğumla biz İzmir’e dönüş için yola çıktık. Çocukların okulu vardı. Benim işim vardı. Aydın’a geldik bir telefon “Baban vefat etti.” Cenazeyi kaldırmak için Aydın’dan geri dönüş yaptık. Anladım ki; babamın eceli gelmişti. Hastanede hasta kardeşimi düşünüyordu. Benim konuşmamla endişeleri ortadan kalkınca rahatladı ve kendini ecele teslim etti. Hani rahatlamasaydı ecele teslim etmeyecek miydi? Elbette teslim edecekti! Ancak rahatlamış duygularla teslimiyet ile endişeli duygularla teslimiyet aynı olmayacaktı. Zaman içinde hep aklıma geldiğinde iyi ki son konuşmayı yaparak rahatça ecele teslim oluşuna neden oldum derim. Ya yetişemeseydim?
Halkımızın sekerat dediği ölüm öncesi zaman geldiğinde hasta yakınlarının hastaya haklarını helal etmeleriyle hastanın yüzünün beyazlaştığına şahit olmuştum. Eşi çocukları, kardeşleri, yaşıyorsa annesi babası, arkadaşları, konu komşusu, akrabaları bir bir gelip haklarını helal ettiğinde hastanın yüzü gittikçe beyazlaşıyordu. Onun için bazen halk şöyle der. Nur yüzüyle vefat etti. Aslında bu durum hastanın endişelerini haklar helal ettikçe ortadan kaldırmaktan ibaretti. Hasta ölüm zamanının geldiğini hissetmeye başlayınca yedi haltlar, yediği haklar aklına gelince Allah’ın hesabından endişelenmeye başlıyor. Korku yüzüne vuruyor. Haklar helal edildikçe korku yerine rahatlık geliyor. Rahatlık geldikçe yüzü beyazlaşıyor. Bence bu iyi bir terapi! Kanımca bir insanın haklarını helal etmesi kendini rahatlatırken, aynı zamanda haklarını helal ettiği insanı da rahatlatıyor. Hastalıkta psikoloji ne kadar önemliyse, ölüm anında da o kadar önemli! Onun için derim ki; hastalığının sonucunda ölüm noktasına gelebileceğini düşündüğünüz tanıdıklara haklarını helal edin ki rahatlayın! İnanın siz rahatladıkça onlar da rahatlayacaklardır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder