18 Aralık 2022 Pazar

Babam ve Ben 8

Artık babama muhtaçlığım kalmamıştı. Ortaokulun üçüncü sınıftaki ikmale kalmamla birlikte babamın patronunun yanında işe başlamam bana yeni ufuk kazandırdı. Sanat okulunun orta kısmını bitirecektim. Babamın işyerinin içinde patronun odasının üstünde muhasebecilerin bulunduğu bir ara kat vardı. Onlar da bana bir şeyler ısmarlatıyorlardı. Baktım işleri rahat! Onlara sordum “Nasıl muhasebeci oldunuz?” Ticaret lisesine gittiklerini söylediler. Ticaret liselerinde dersler şimdi nasıl bilmiyorum ama o zamanlar sabah sekiz de başlar, öğleyin on üç yirmide biterdi. Bundan amaç öğleden sonra öğrenciler babalarının veya muhasebecilerin yanında çalışır, bazıları da başka bir esnafın yanında çalışırdı. Sanat okulu ise sabah sekizde başlar akşam beşte biter. Günde sekiz saat ders görülürdü. O zamanlar bizim Isparta sanat okulu fabrika gibi çalışıyordu. Ortaokul döneminde her öğrenci mutlaka marangozluk, tesviyecilik ve demircilik eğitimi alırdı. Haftada iki gün tam, yarım gün atölye derslerimiz vardı. O dönemlerde kitap götürmezdik. Atölyelerde iş elbiseleriyle çalışırdık. Lise döneminde bölümlere elektrikçilik eklenirdi. Lise bölümünde ortaokuldaki başarıya göre öğrenciler önce elektrik bölümüne seçilirdi. Elektrik bölümüne vasat ya da başarısız öğrenciler alınmazdı. Elektrik bölümüne seçimler yapıldıktan sonra kalan lise bir öğrencileri tesviye, demir, marangoz bölümlerine dağıtılırdı. Liseliler bölümlere seçildikten sonra sadece kendi bölümlerini okur diğer bölümlere girmezlerdi. Ortaokul döneminde ise her yıl üç bölüm arasında eğitim yapılırdı. Karar verdim: Sanat okuluna gidersem okul sırasında para kazanamayacağım. Para kazanamazsam babamın eline mahkûm olacağım. Bense babama muhtaç olmamaya yemin etmiştim. Bu nedenle ticaret lisesine geçiş yaptım. Ticaret lisesinde sabahları okula gideceğim öğleden sonraları çalışacaktım. Böylece harçlıklarımı çıkaracaktım. Kararımı babama söyledim hiçbir şey demedi. Hatta sevindi. Sevinmesi harçlık vermeyeceği için değil, muhasebecilerin itibarlı olduğu içindi. O dönemlerde şimdiki gibi muhasebeciler sıradan eleman olarak görülmüyordu. Zaten muhasebeciler çok azdı. Çoğu alaylı bir muhasebecinin yanına girmiş ilkokuldan sonra okuyamamış kişilerdi. Ticaret lisesinden çıkıp fabrikalarda veya kendilerinin açtığı muhasebe bürolarında çalışan azdı. Dönem gereği sigortalı çalışmak köyden gelen insanlar için önemliydi. Sağlığı, emekliliği vardı. Onun için babam ticaret lisesine gideceğim için sevindi. Bir yere muhasebeci olacaktım. Sigortam yapılacaktı. Emeklilik haklarım olacaktı. Bunlar altmışlı yetmişli yıllarda çok önemliydi. Hatırlarsanız seksenler dizisinde bile evin annesi illaki SSK’lı iş diye tutturuyordu. Seksenlerde önemli olan bir konu altmışlı yıllarda önemli olmaz mı? Mesela ben şu an 72 yaşındayım, 43 yaşından beri emekliyim. Bir sene daha geçse otuz yıldır emekli maaşı alıyorum. SSK bizim yatırdığımız primlerle dünyanın mal varlığına sahip oldu. Hem öyle yerlerde binalar diktiler ki sormayın! Mesela İzmir’in göbeğinde SSK iş hanları, binaları, apartmanları, misafirhaneleri var. Bugünkü değerleri trilyonluk binalar. Ellili yıllarda kurulan SSK 25 yıl yani yetmişli yıllarda insanları emekli etmeye başladı. 25 yıl biriken primler har vuruldu harman savruldu. Yendi içildi. Gayrimenkule yatırıldı. Dört tane ilaç fabrikası kuruldu. Ak parti iktidarı geldi ilaç fabrikaları gitti. İlaçta dışa bağımlı hale geldik. Hâlbuki SSK verdiği ilaçların çoğunu kendisi üretiyordu. 

Artık Ticaret Lisesinde okuyorum. Sanat okuluna göre bana çok hafif geldi. Evde hiç ders çalışmadan sadece sınıftaki dinlemelerimle okulun en başarıları arasına girdim. Hatta Ticaret Lisesinden övünmek gibi olmasın 1969 yılı sezonunda birinci mezun oldum. O dönemler haziranda Lise bitirme imtihanlarında ana derslerimizden giriyorduk. Altı dersten imtihana girdik. Altı dersimin ortalaması dokuzdu. Ana derslerimizden Ticaret Aritmetik, Muhasebe, Maliye, Ekonomi derslerim on alarak geçmiştim. O zamanlar en yüksek not ondu. Ticaret lisesinde okurken üç şey yaparak para kazanmaya başladım. Isparta halılarının modellerini yapmak, annemin arkadaşlarına Osmanlıca mevlit, ilahi yazmak! Modelleri genelde babamın çalıştığı yerden çıkarak açtığı halı ve ip satış mağazasında yapıyordum. Babamdan ip almaya gelenlere bol bol model sattık. Hatta bazı model tasarımları da yapmışlığım oldu. Ancak millet güvenip işletmedi. Her zaman olduğu gibi halk satışı yapılan modelleri işliyordu. Değişikliklere pek hazır değildi. Değişiklikleri arkası kalınlar yapıyor, modellerini tutturuyorlardı. Bizim kalınlarla ilişkimiz yoktu. 

Hatırladığım babamın ayyaş patrondan kurtulduktan, işyerinden çıkıp kendi işini kurduktan sonra değişmeye başladığıdır. Özellikle okul çıkışı babamın işyerine gelip orada sürekli model yaparak para kazanmam hoşuna gitmeye başladı. Allah var hiçbir zaman benim kazandığım parayı elimden almadı. Nereye harcıyorsun diye de sormadı. Bu babamın farklı bir yönüydü. Sanki aramızda gizli bir restleşme vardı. Ben senin parana, malına, mülküne ihtiyacım yok. Senden bir daha hiçbir şey almayacağım diye yemin etmiştim. Karşılığında babam da benim de senin parana, malına, mülküne ihtiyacım yok. Senden hiçbir şey almam diyordu. Böylece baba oğulun cebi ayrı yaşamaya başladık. Eskisi gibi işime karışmaz oldu. Ağzından küfür çıkmaz oldu. Namaza başladı. Zaten oruçları eskiden de hiç kaçırmazdı. Ben o zamanlar sigara içmiyordum. Bazı öğrenciler sigara içiyorlardı ben ise sigara içenlerden nefret ediyordum. Babam da sigara içmezdi. Ancak bir gün onu sigara içerken uzaktan gördüm.  Beni görür görmez hemen sigarayı yere atarak söndürdü. Hey Allah’ım! Ne antika bir durum! Evlatlar babalarından gizli sigara içerken, babam evladından gizli sigara içiyordu. O dönemler evlatlar sigara içerken babaları gördüğünde söndürürken, benim babam beni görünce sigarasını söndürüyordu. İçimde gülmüştüm. Ancak babamın bu hareketiyle sanki içimde bir şeyler yumuşadığını hissetmeye başladım. Bir baba oğlunun yanında sigara içmekten kendi alıkoyuyorsa, oğluna değer veriyorduk. Hani oğluma kötü örnek olmayayım diye böyle yapmış olabilir. Olsun bu bile bir şeydir. Eskiden dayak atarken, her türlü galiz küfrü savururken, bugün eğer yanımda sigara içmeyi zül sayıyorsa; bu büyük bir gelişmedir. 

Kendi içimde babalık duygularını tartışırken, yüzüm yumuşak değildi. Zaten biraz da fıtri yapım öyleydi. Büyüdükçe bu yapım daha çok öne çıktı. Yüzüm dışa karşı soğuk ya da sert, içim yumuşak! Bu halimi bilmeyenler ilk zamanlar hep garipsemiştir. Bir olay akrabalarımın bu olayı kullandıklarına şahit oldum. Benim yüzümün sert, soğuk olmasını fırsat bilerek, çocuklarını hizaya getirmek için korkutmaya başlamışlar. Çocukları yaramazlık yaptığında “Mehmet Abine söylerim ha!” “Mehmet Abinize söyleyeyim de gör.” Benim haberim olmadan akrabalarım, hatta komşularım, hatta annem, adımı kullanarak çocuklar üzerinde baskı yapmaya başlamış. Çocuklar Mehmet abilerinden korkuyorlar. O gelirse hadlerini bildirir. O gelirse dayaktan öldürür. O gelirse çok kızar. Adıma bir canavar yaratmışlar. Ben de misafirliklere gittiğim zaman veya eve geldiğim zaman benden küçükler niye uslu uslu oturuyor diye merak ediyordum. Öğrendim ki ben bir canavarım! Ne kadar söylesem de, ne kadar kızsam da büyükleri bu tavırlarından vazgeçiremedim. Bundan dört yıl önce Isparta’ya bayram ziyaretine gittiğimde teyzemin evindeyiz. On beş kişi falan bir odada bayramlaşıyoruz. Teyzemin oğlu çocuğu yaramazlık yapınca çocuğa demez mi? “Uslu otur bak Mehmet abin burada!” Hayda benim yaşım yetmişe yaklaşmış. Teyzemin oğlu altmış yaşına yaklaşmış. Millet hala benim sırtımdan çocuklarına ayar veriyor. Hâlbuki 25 yıldır Isparta’da yaşamıyorum. Teyze oğluna sordum: “Oğlum ben sizi hiç dövdün mü?” “Hayır!” “Ben sizi hiç azarladım mı?” “Hayır!” “O zaman niye çocuklarınızı benimle korkutuyorsunuz. Ayıp değil mi?” “Mehmet Abi bizi böyle yetiştirdiler. Biz hep senden korkardık.” “Anneleriniz babalarınız sizi dizginlemek için beni öcü göstermişler. Sizi korkutmuşlar. Hadi bunu anladım ama siz benden hiç dayak yemediniz. Sonra büyüyüp kazık kadar adam oldunuz. Babanızın annenizin yanlışını niye devam ettiriyorsunuz? Ayıp değil mi? Bu çocuğun günahı ne? Benim günahım ne? Yarın bu çocukta büyüyüp benimle mi çocuklarına terbiye verecek? Hadi sizin anneleriniz babalarınız zayıftı. Kendilerinin terbiye edemediği çocukları benimle korkutarak terbiye etti. Siz de mi zayıfsınız. Babalığı anneliği yapamıyor musunuz?” “Amma da büyüttün Mehmet Abi! Ne olacak ki? Bak çocuk uslu durmaya başladı.” “Hala anlamıyorsunuz değil mi? Korkusundan uslu duran çocuk terbiye edilmiş değildir. Korkusundan uslu duran çocuk baskıyla, şiddetle susturulmuştur. Bir daha böyle yapmayın! Ayıp bir şey bu yaptığınız. Doğru dürüst baba, doğru dürüst anne olun!”  

Geçmişimi, ilk babalık yıllarımı hatırlıyorum. Ağzımdan kolay kolay küfür çıkmaz. Hatta hiç küfretmem! Ancak hatırladığım bir şey var ki; dayağa karşı olmama rağmen bazen çocuklarıma dayak attım. Gerçi babam gibi her fırsatta dayat atmışlığım yoktu. Oturup düşündüğümde ne zaman, hangi nedenlerle dayak atıyordum. Dayat attığım zamanların çaresiz kaldığım zamanlar olduğunu gördüm. Çaresizlik insanın dengesini bitiriyor. Maddi çaresizlik, tutunduğun hayatın tutamaklarının bir bir elinden kaydığını görme çaresizliği! Şuna eminim! Beynin rahatsa, kendinden eminsen, çaresizlik yaşamıyorsan, dünya yıkılsa umurunda olmuyor. Böyle bir durumda çocuklar ortalığı velveleye verse, yaramazlıklarıyla ortalığı dağıtsa umurunda olmuyor. Hatta çocuklaşıp yaramazlık öyle olmaz böyle olur diye sen de onlara katılıyorsun. Velveleye vermek öyle olmaz böyle olur diye sende çocuklaşıp velveleye veriyorsun. Çocuklar minderleri yastıkları birbirine fırlatarak kavga ediyorsa sen de katılarak ortalığı karıştırıyorsun. Çünkü mutlusun, rahatsın, hayatından eminsin, tuttuğun dallar elinde! Sağlam duruyorsun! 

Bir insanın başka birine veya çocuklarına şiddet uygulaması, dayak atması çaresizliğinden kaynaklanıyor. Bilgisi, bilinci, yaşamı elinde olmuyor. Sanki yeryüzü altından kaymış gibi oluyor. Sanki her şey üstüne üstüne geliyor gibi oluyor. Bu bir mazeret değil. Bu bir hastalık! Onun için şiddet uygulayan, çocuklarına dayak atan büyüklerin yenilmişlik hastalığını yaşıyorlar. Ciddi bir psikolojik desteğe ihtiyaçları var ama bu hastalığın asıl nedeni hayat içindeki yenilmişliği oluyor. Parasızlık, borçlar, işten atılma, iş bulamama, ailesini geçindirememe, alkol tüketerek bilincini kaybetme! 

Çaresiz kaldığım zamanlar olduğunu hatırlıyorum. Ne kadar imanımızın olduğunu söylesek de bazen içinde bulunduğumuz şartların çaresizliğini yaşıyoruz. Zamanla dayakçı babamın değişmesini buna bağlıyorum. Alkolik patrondan uzaklaşınca, işini hal yoluna koyunca babam yumuşamış. Eskiden kızdığı şeylere kızmaz olmuştu. Elini çocuklarına uzatmaz olmuştu. Hatta MS hastalığından ölen benden yirmi yaş küçük kardeşim, bazen babamın ne kadar bizi dövdüğünü anlattığımda hayretler içinde yüzüme bakardı. Çünkü babasından hiç dayak yememişti. Laf yediği olmuştur ama dayak yememiştir. Çocukların laf yememesi ise bir mucizedir. Laf yemeyen çocuk mu var? 

Kendi hayatımda da bunu görüyorum. İş hayatım oturdukça hem sağlık sorunlarım ortadan kalktı hem sinir sistemim düzeldi. Tabi bunun uzantısı aileye, etrafa, iş hayatına yansıyor. Eminim benim çocuklarım da babamız her zaman dövmezdi ama bazen döverdi diyeceklerdir. Haklılar! Çaresizlik insanı şiddetle egemen yapıyor. Aklı başında baba şiddete başvurmaz. Demek ki bazen insanların aklı başından gidiyor. İşte o aklı başından gidilen zamanlar, yenilmiş hastalığının yaşandığı zamanlar. Ne yazık ki içinde yaşadığımız düzende üç şey insanı sıkıştırıyor. 

Birincisi; ilkelerimiz. Kimseden borç almayacağız. Kimseye muhtaç olmayacağız. Kendi kazandığımızı yiyeceğiz. İşte bu inanç bazen insanı o kadar boğuyor ki; ortada kalıyorsunuz. Hayat bazen size maddi olarak gerekeni vermiyor. Borç almak zorunda kalacaksınız. Aldığınız zaman hayatınız zindan olmaya başlıyor. Çünkü borçlu yaşamaya alışkın değilsiniz. Borç ödeninceye kadar her gün karabasan görmeye başlıyorsunuz. O zamanlar eşiniz bir şey isterse köpürüyorsunuz. Çocuklar bir şey isterse köpürüyorsunuz. Ölçülü olmayı kaybediyorsunuz. 

İkincisi; bazen ekonomik şartlar, bazen siyasal baskılar üzerimize geliyor. Yokluk, fakirlik, iş bulamamak, bulduğumuz işlerden verim alamamak, işyerlerindeki haksızlıklar nedeniyle çıkmak zorunda kalmak. İşten çıkınca eve ekmek götürememek Bütün bunlar bir problem olarak insana dönüyor. Problem yaşayan insanın bilinci kayboluyor. Aklı yerinde olmuyor. Muhakemesi bitiyor. 

Üçüncüsü; fikri boşluklar. İçinde yaşadığımız toplumda geleneksel bir yapıdan Kur’an’daki İslam’a gitmeye çalışıyoruz. Eskiden kopmak yeniye sahip olmak kolay olmuyor. Hiçbir zaman ilk meal okuduğum zamanki şaşkınlığımı, fikir alaboramı, çarpışımı unutamam! 1976 yılıydı Yaklaşık yedi yıldır İslam’ın kavgasını veriyordum. Birden bire bildiğim, yaşadığım, inandığım İslam elimden uçup gitti. Meğer ben Müslüman değilmişim. Kur’an başka bir dinden söz ediyordu. Ben başka bir dini yaşıyordum. 18 yaşından beri sorgulayarak 25 yaşına gelmiş olmama rağmen, 25 yaşında okuduğum Kur’an Meali bütün sorgularımı, bütün inancımı elimden alıp beni boşluğa itivermişti. Etrafımdaki hocalar hoca değil, vaizler vaiz değildi. Kalabalık toplantılar yapıyorduk. Ben kitapçılık yapıyor günde en az iki yüz üç yüz sayfa kitap okuyordum. Katıldığım toplantılarda yeni sorgularımı gündeme getirdiğimde sapık, kâfir, mezhepsiz, zındık ilan edildim. Bu ne demek biliyor musunuz? Bu şu demek birden bire bütün arkadaşların, bütün dostların, bütün tanıdığın kişiler seni terk etmiş, ortada yapayalnız kalmışsındır. Hani o devre Allah’a imanın tam olsa, bir boşlukta olmasan benim Rabbim var gerisi vız gelir tırıs gider diyeceksiniz. Ama boşluktasınız. Sorgulardasınız. Boşluğu doldurmak için içinden çıkamadığınız soruları etrafınıza soruyorsunuz. Her sorduğunuzda gözler beliriyor, ağızlardan hiç ummadığınız laflar çıkıyor. Benzeri boşluğu yaklaşık bir yedi yıl sonra seksenli yıllarda yaşamaya başladım. 12 Eylül 1980 darbesi olmuş, askerliği bitirmişim. Isparta’ya geldiğimde kendime yeni bir yol çizeceğiz. Şirkten, partilerden, partiden uzak! Bu şu demek! Yine yalnızsın! Çünkü etrafındaki Müslümanız diyenlerin çoğu partici! Konuşmaya başladığınız anda sırtını dönüyorlar. Yaklaşık iki ay boşlukta gezdiğimi biliyorum. Bereket beş arkadaş bir araya gelip yeni bir heyecanla içimize kapanarak çalışmaya, sorgularımızı birlikte halletmeye başladık. 

Sebebi ne olursa olsun! Şiddet şiddettir. Dayak dayaktır. Şiddetin, dayağın da mazereti, bahanesi vardır. Ancak hiçbir zaman şiddetin, dayağın mazereti ya da bahanesi geçerli değildir. İnsan olarak yaptığımız hataların geçmişe dönüp düzeltilmesi mümkün değil. Ancak hatalarımızdan dönmek, bir daha yapmamak, hayatımızı bilgiyle, bilinçle yaşanır hale getirmek elimizdedir. Kanımca en büyük hidayet bu olsa gerek. En güzel şey hatalarımızdan dolayı geçmişimizle yüzleşmek, özür dilemek, hak sahiplerinden helallik dilemektir. Sanıyorum olgunlaşma denilen şey bu olsa gerekir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder